Bu soru, ilk kez annemden dinlediğim halk türkülerinin yerini ‘pembe dizilerin dedikodusu’ aldığında düşmüştü usuma. ( İlginçtir; ‘Odam kireç tutmuyor.’u annem den dinlemiştim yıllar önce.)

Evet, tükeniyor mu ‘yasaları yapanlardan daha güçlü olan türkü yapanların’ dağarcıklarındaki türkü güzelliği? ‘Türkü türkü tüten, dağ dağ inleyen’ dizelere ne oluyordu?

Yeryüzündeki ilk edebiyat ürününün saz eşliğinde söylenen şiir olduğu biliniyor. ‘Yazı’nın bulunmasından sonra ‘kalem erbabları’nın müzikten kopup yazılı şiir kültürünü oluşturdukları da… Aynı değişim bizim edebiyatımız için de geçerli. Şiir müzikten kopuyor; kitaplara koşuyor.

Bunun yanında yazılı kültüre dönüşmeden, yüzyıllardır sürüp gelen halk şiiri kanalı yaşıyor, yaşatılıyor. Osmanlı Devleti’nin halka uzak ‘aristokrat’ yapısına; dolayısıyla Divan Edebiyat’nın tek değer sayılmasına karşın, halk kendi kültürünü, çağları aşırarak sürdürüyor.

Cumhuriyet’ten sonra Cumhuriyet’in düşünsel kurucuları halkçı görünseler de, son tahlilde halk şiirini ‘Yurttan Sesler’ sığlığına indirgetip yavanlaştırıyorlar.

Anadolu ve köyleri 1950’lere değin kapalı toplum olma özelliği taşıdıklarından ‘sanat merkezleri’nde olup bitenler çok da etkilemiyor, Anadolu’yu ve insanlarımızı. Bundan sonradır ki büyük kentlere taşınan insanlarımız arabeskin oluşumuna yol açacak verili koşulları taşıyan ‘kentleşme olgusu’yla tanışıyorlar. Bir yandan ‘anonim’ yapıya arabesk sızarken, diğer yandan Âşık İhsanî, Âşık Zamanî, Ozan Emekçi, Ali Asker, Âşık Mahzunî, Muhlis Akarsu, Nesimi Çimen… gibi toplumcu değerlerle tanışan; toplumcu değerleri yeniden üreterek şiire yansıtan ozanlar yetişiyor.

Köyler ve kentler arasındaki bu iletişim ağı, giderek halk şiirine arabeskin ve Murat Çobanoğlu, Yaşar Reyhanî örneklerinde olduğu gibi gelenekçi ( ırkçı ve İslamî) motiflerin girmesine yol açıyor. Oysa yine biliniyor ki halk şiirimiz tutucu değildir. Her zaman muhalif olmuştur. Pir Sultan, Dadaloğlu, Meslekî, Köroğlu, Karacaoğlan… muhalifliğin uç örnekleridirler. Sisteme muhalif oldukları gibi verili toplumsal geriliğe de muhaliftirler.

1970’lerle birlikte toplumsal muhalefetin dinamiklerinden biri haline gelen halk şiiri, 1980’lerle birlikte suskunluğa gömülüyor.1980’de başlayan saldırıdan halk şiiri de nasibini alıyor, bu keşmekeş içerisinde arabesk, halk şiirinin yerini almaya başlıyor. ( Bu çabada ANAP hükümetlerinin özel gayretlerini de yabana atmamak gerekiyor.)

Son yıllarda yazılan yazıların büyük bir çoğunluğu, ‘çağımız iletişim çağı’ tümcesiyle başlıyor. Evet, çağımız iletişim çağı. Naklen savaşlar, naklen ölümler, öldürümler, pembe – mor diziler, polisiyeler, olağanüstü kahramanlar, güzel kadınlar, yakışıklı erkekler, magazinler, çamaşır suları, petler, kavgalar, dövüşler… odamıza doluşuyor. Manilerin, bilmecelerin, tekerlemelerin, ninnilerin, koşmaların, güzellemelerin, varsağıların, demelerin, ağıtların… insanları; ‘gâvur’ dizilerindeki ‘aşk’ların, ‘ayrılık’ların ardından ağlıyor, ‘kavuşma’lara seviniyor. Hüzün bile televizyon dizilerinden aşırılıyor. Dil kirleniyor. Hülasa, türkülerin, ninnilerin, bilmecelerin, tekerlemelerin… kaynağı, üreticisi beyinler kuruyor, kurutuluyor.

Tarih akıyor, sosyoloji deviniyor, psikoloji tahrip oluyor, türküler yaşamdan sürülüyor; insanlarsa televizyonlarının karşısında ‘edilgen’ izleyici konumunda, bacak bacak üstüne atmış; beyinlerinin, köklü kültürlerinin, dillerinin yok oluşunu izliyorlar. Ve ne yazık ki bunu düşünmeyen, irdelemeyen bir kuru kalabalık olduğunun ayrımında bile değiller.

Yazdıklarım çok dramatik gelebilir; ancak çevrenizi şöyle bir gözlemlerseniz söylediklerime siz de tanık olursunuz. Halk kültürünün dinamikleri yok edilmiş, gelecek umudunu yitirmiş insanlar yığını…

Bu hercümerçte kim önemser halk şiirini, kim dinler türküleri? Varsa yoksa ‘ırkçılık’la desteklendirilen; algılanması kolay, beyin tembelliğini perçinleyen, tekrarlara ( ve anlamsız sözlere ) dayalı şarkılar.Ve bu şarkıları söyleyen, genç, orta yaşlı, yaşlı, halktan insanlar. Oysa dünyanın en güzel şiir dillerinden biri olan Türkçeye yapılan en büyük ihanetlerden biri de bu. Artık bilinmeli.

Şarkıların sonrasıysa; bacak ve göğüs…

‘Sevda baştan gitmiyor / Sarılıp yatmayınca’ diyen sevgi dolu erotizme ne oldu?

Ve ne yazık ki alıcısı olmayınca, üreticisi de olmuyor. Üreticisi olmayınca da ‘türküsüz, şiirsiz ve aşksız’ kalınıyor.

Peki, son yıllarda üretilen ve İslami motifler taşıyan türkü(?)lere ne demeli? Bulanık suda balık avlamak deyimi tam da uygun düşüyor. Yeryüzündeki dinsel ve ırkçı boğazlaşmaların ortasında; ülkemize, topraklarımıza yabancı olan, olması gereken köktendinciliğin ve ırkçılığın halk kültürüne sızma denemeleri… Halk şiirinin muhalifliğine karşın; bunlar, ölümü, öldürümü, ırkçılığı, geriliği, kulluğu, sığlığı, Türkçe yoksulluğunu… yeniden yeniden üretiyor. Oysa bu topraklar, barışın, kardeşliğin, dostluğun, insanca yaşamanın harmanıydı; bundan sonra da böyle olmak zorunda.

Bu toprakları yeniden şiirin, tekerlemelerin, barışın, kardeşliğin denizi; insanca yaşamın türküsü yapmak görevi bize düşüyor.

Halk şiirini, halk kültürünü yeniden toplumcu değerlerle buluşturmak, iletişim araçlarının yozluk bombardımanına seçenekler üretmek bize, biz sanatçılara, en çok da kendine ’barışı, kardeşliği, insanca yaşamı’ düstur edinmiş halk ozanlarına düşüyor. ( Ama herkesin bir parça görevi olduğu da unutulmasın.)

Değil mi ki:’’ Damda türküler söyler,

                       Kurşun türküye neyler?

                       Sabahlar çığlık çığlık,

                       Kurşun türküye neyler?’’  

                                                                                            Güz – 1994

                                                                                               Kırşehir

Derkenar : Bu yazı 1994’te Kırşehir’de yazılmış,  1995’te Berfin / Bahar Sanat Edebiyat Dergisinde yayımlanmış(tı). Unutmuş(t)um. Kitabıma almamış(t)ım. 2018’in güzünde arşivimi tararken buldum. Özgünlüğünü koruyarak, küçük değişikliklerle yeniden yazdım. Sıra sizde.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here