“Laik eğitim toplumcudur; kişinin yaptığı işle başkalarının mutlu olmasını sağlar. Bireyin bu dünyadaki eylemlerini öteki dünyada elde edeceği ayrıcalıklara bağlayan din ahlâkı ise bireycidir.” Ünal Özmen/ Eğitimci

         Prof. Dr. Nihat Hatipoğlu bir izleyicinin sorusuna yanıt olarak “Banyoda çırılçıplak yıkanmak mekruhtur” (1) diyor. Sonra da yıkanmayı biraz ayrıntı vererek açıklıyor. Güler misin? Ağlar mısın?

        31 Mart 2019 Yerel Seçimlerinin konuşulduğu şu günlerde YSK Başkanı Suriyelilerin kimliklerinin 99 rakamıyla başladığını, oy kullanamayacaklarını söylüyor. Hemen ertesi gün İç İşleri Bakanı Süleyman Soylu ‘T.C. vatandaşı olmuş 53.000 kadar Suriyeli’nin oy kullanabileceğini açıklıyor. Yurdum insanının yarısı da ağzı açık, pin pon maçı izler gibi bir o tarafa, bir bu tarafa bakıp duruyor.

         Beni düşündüren ise Devlet Bahçeli’nin ‘Ruh Sağlığı Yasası’ önerisi oldu. Sanırım bunlar yeryüzünün ateşi ile gökyüzünün bulutları arasında gidip geliyorlar. Bir gün ejderhalar gibi ağızlarından ateş fışkırıyor; ertesi gün çizgi film kahramanları gibi bulutlarda pedal çeviriyorlar. İnsan bu kadar cehaletin ancak ‘tahsil’ ile mümkün olduğuna inanıyor.

        Uzmanlar bunu ‘bedensel, ruhsal ve toplumsal bakımdan iyi olma hali’ olarak tanımlıyor, ‘kişinin kendisi ile ve diğer insanlarla uyum ve denge içinde olması’ olarak açıklıyorlar. Bunun da katı kurallara bağlı olmadığını, belli ölçülerde esneklik taşıdığını belirtiyorlar.

        Bedensel bakımdan iyi olma hali öncelikle anatomik olarak sağlıklı olmayı gerektirir. Yani ta ana karnındayken bile iyi besleneceksiniz ki bedenen de sağlıklı olasınız.

        Ruhsal bakımdan iyi olmak ise beden sağlığından ayrıca, gerçekçi bir temeli olmayan korku ve kuşkulara kapılmamayı, sevmeyi ve sevilmeyi, kendini tanımayı, kendi mutluluğu ile toplumun mutluluğunun birbiriyle iç içe olduğunu bilmeyi, bağımsız kararlar alabilmeyi ve şiddet içermeyen yollardan amaca ulaşmak için çalışmayı içerir. Bunları gerçekleştirebilmek ise en azından örneğin işsiz ve eğitimsiz olmamayı gerektirir. Çünkü işsiz ve eğitimsiz insan durgun suya benzer, zamanla bozulur.

        Toplum da bireylerden oluştuğuna göre toplumsal bakımdan iyi olmak da herhalde hem beden, hem de ruh bakımından sağlıklı olmayı gerektirir. Yani neresinden bakarsanız bakın yarın işsi z kalmak kokusuyla yaşıyorsanız, aldığınız ücretle sağlık, eğitim, kültür, eğlence gibi gereksinimlerinizi karşılayamıyorsanız, ruh sağlığı sorunuyla karşı karşıyasınız demektir.

        Bu nedenle ruh sağlığı yasası bence çok soyut, yaşam içinde karşılığı olmayan bir söz yığını demektir. İnsanların sorunları tümüyle somut nedenler üzerinde gelişiyor iken ruh sağlığı yasası gibi soyut bir anlayış ile sorunu çözmeye kalkmak yel değirmenlerine kılıç sallamak gibi bir şeydir.

        Toplumun ruh sağlığı sorununu çözmek, yani ruh sağlığı yerinde bir toplum yaratmak ancak bu sorunları yaratan maddi koşulları ortadan kaldırmakla mümkün olur. Onun için de en başta ülkenin işsizlik sorununu hiç olmazsa çok çok aşağılara çekmek gerekir. Bu da var olan üretim alanlarının yanına yeni üretim ve istihdam alanları açarak sağlanır. Üretimden yoksun, ithale dayalı bir ekonomiyle de bu sorun çözülemez.

         Bin, iki bin kişilik mevsimlik işçi alımlarına bile on beş, yirmi bin kişilerin başvuruyorsa,

Son beş yılda bir milyondan fazla öğrenci üniversiteyi bırakmışsa,

Eğitimli gençlerin yüzde yetmiş beşi yurt dışına gitmeyi düşünüyorsa,

Her gün üç beş kadın sokakta öldürülüyorsa,

Konuşan insanlar gece sabaha karşı evlerinden alınıp sorguya çekiliyorsa,

Ruhsatlı ruhsatsız toplam bireysel silah sayısı on sekiz milyona ulaşmışsa,

660 okulda kütüphane yok iken kütüphane açmak yerine cezaevi sayısıyla övünülüyorsa,

Son üç yılda madde bağımlısı sayısı yüzde yirmi artmış ve on yaşına kadar inmişse,

Yılda sekiz bin çocuk istismara uğruyorsa,

        Bütün bunları nasıl bir ruh sağlığı yasası çıkararak önleyebilirsiniz? Zaten Nihat Hatipoğlu gibileri yaratan da bu sistem değil mi? Yani sistemin kendisi hastalık iken bu iş yasayla çözülecek iş değildir. Bunu öneren de çözüm olmadığını biliyor olmalı ki epeydir bu konuda sesi de çıkmıyor.

(1)- Mekruh: Arapça bir sözcüktür, kökeni ‘ikrah’tır. Tiksinme, iğrenme anlamına gelmektedir. Aklı başında biri için insan bedeninin tiksinilecek bir yanı yoktur. Ancak Hz. Muhammed’in yaşadığı dönemde evler şimdiki gibi mükemmel olmadığı için utanılacak bir durumun yaşanmaması açısından çırılçıplak yıkanma sakıncalı görülmüş olabilir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here