Kendimi bildim bileli bir büyüme, gelişme ve kalkınma masalı söylenir durur.

Bizler de halk olarak bu popüler sözcüklerin büyüsüne kendimizi kaptırır; sürüklenir dururuz. Ne de olsa büyü ve masalın hayatımızda özel bir yeri vardır. Çocukluğumuzda büyüler inanmamızı sağlar; masallar hayal dünyamızı geliştirirdi. Demek ki masallar büyükler için de gerekliymiş. Baksanıza, yaşımız ellileri-altmışları geçtiği halde bizlere halen masal dinletebiliyorlar. Değilse, “gelişenler, kalkınanlar kimlerdir? Büyüyen Türkiye ne demektir? Bu büyüme denen olgu bizim, yani halkın hayatına nasıl yansımaktadır?” diye sorardık.

Bize hiç sormadılar. “Siz ne istiyorsunuz?” demediler. Biz de adam yerine konmamaya iyice alışmış; bulunduğumuz durumu kanıksamış olmalıyız ki, hiç talepte bulunmadık. “Biz de varız! Bizim de fikrimiz var” demedik. İtiraz etmedik. “Bir başka şekilde de yaşamak mümkün” deyip parmağımızı kaldırmadık.

Oysa, açlık sınırının 1.175tl.; yoksulluk sınırının 3.826tl.olarak saptandığı; asgari ücretin 891tl.olduğu bir ülkede bu nasıl kalkınmaydı? Bir çalışma Bakanının bile ” Asgari ücretle çok rahat geçinilir” dediği ülkede çalışanlar ne sanılıyordu acaba? Böyle bir zihniyet asgari ücretlileri ne olarak görüyordu? Ölen ölür, yerine yenisi gelir diye mi düşünüyorlardı? Adam yerine konmuyor muyduk yoksa?

Son 50 yılda iç borç toplamının 95 milyar dolar iken 12 yılda 212 milyar dolar olduğu; dış borcun 50 yılın sonunda 130 milyar dolar iken 12 yılda 372 milyar dolara yükseldiği; cari açığın 50 yılda 63,7 milyar dolardan 12 yılda 399 milyarı bulduğu bir Türkiye, bu sonucu yaratanlar açısından gelişmeyi ifade ediyor mu bilmem ama bizim için “gelişememeyi” ifade ediyor. Daha da anlaşılmadıysa şunu söylemek isterim:

Şu durumda kimse –özellikle kişisel olarak – borcunun olmadığına sevinmesin. Kişi başına düşen borç ise 50 yılın sonunda 1.964 dolardan 4.900 dolara çıkmış. İcra memurunun kapımıza dayanmıyor olmasına aldanmayalım, bu borç emekçi halk olarak bizlerden dolaylı olarak bile tahsil ediliyor. Geleceğimizi çalıyorlar. Borç yiğidin kamçısı ise neden kamçı yiyen biz oluyoruz? Çünkü kamçıyı tutan el onların elleri. Neden uzun dönemli ve işsizliği azaltacak; üretimi arttıracak alanlara yatırımlar yapılmaz da inşaat sektörüne yatırım yapılır? Neden 11 yılda, yabancılara 25 milyar dolarlık emlak satılır? Yoksa bir kısım siyasiler ve iktidar, kısa dönemde, büyük kârlar elde ediyorlar da onun için mi?

Sağlığımızla yeterince ilgilenemiyorsak; çocuklarımızı okuturken zorlanıyorsak; doğru-dürüst beslenemiyorsak zaten peşin peşin de bedel ödemiş olmuyor muyuz?

Bu koşullarda görülmesi gereken bir şey var: Aslında söylenmek istenen kalkınma kendilerinin kalkınmasıymış. Ama bize, yani halka, kendi kalkınmalarını halkın kalkınmasıymış gibi göstermeleri gerekiyormuş. Aynı zamanda yüzleri maskeli olduğu için de biz bunları gerçek yüzlerini göremiyormuşuz.

İşte size bir örnek daha:
Fransa ile İngiltere’yi Manş Denizi’nin altından birbirine bağlayacak olan Manş Tüneli 50,5 km. uzunluğunda olup 10.5 milyar dolara mal olmuş.
Japonya’da iki adayı birbirine bağlayan 54 km. uzunluğundaki Seikan Tüneli 3,6 milyar dolara tamamlanmış.

Bizdeki İstanbul’un iki yakasını deniz altından birbirine bağlayan MARMARAY 1,4 km. uzunluktadır ve 5 milyar dolara bitirilmiştir.

Yani, Manş Tüneli’nin kilometresi 0,2 milyar dolara; Seikan Tüneli’nin kilometresi 0,07 milyar dolara; MARMARAY’ın kilometresi ise 3,57 milyar dolara mal olmuştur.

Neden maliyetin bu kadar yüksek olduğunu, değerli BİRGÜN gazetesi yazarı ve CHP İstanbul Milletvekili Aykut Erdoğdu gazetelerden ve Halk TV. Ekranlarından defalarca açıkladı. “Asrın mucizesi” olarak yutturulan bu işin “asrın kazığı” olduğunu; aradaki farkın da işi yapan firmaya ve oradan çıkar sağlayanlara gittiğini biz de halk olarak bilelim artık.

İş kazalarında ölüm oranı 9 yılda yüzde 92 arttıysa; üniversiteyi bitiren işsizlerin sayısı 557 bini ve bunun genel işsizlik içindeki oranı 2012’de yüzde 12 iken 2013’te yüzde 20’yi bulduysa; TÜİK’e göre, 2013’te 1.237.000 kişi iş arıyor; 3.800.000 kişi işsiz kalıyorsa durup epeyce bir düşünmek gerekir.

Soma faciasından sonra Kınık’lı kadının söylediği gibi “onlar vurdukça biz eğiliyoruz, biz eğildikçe onlar da vuruyor” mu yoksa?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here