Fakir Baykurt’un uzaklara gidişinin onuncu yılıydı. Burdur’da 9-10-11 Ekim 2009 günleri, Fakir Baykurt Kültür Sanat Etkinlikleri dolu dolu geçti. Konuk sanatçılar; Öner Yağcı, Alper Akçam, Yüksel Pazarkaya, Bedri Baykam, Kemal Kılıçdaroğlu, Sami Evren, Ahmet Özer, Haluk Erdem idi. Burdur’dan ise; Eğitim Fakültesi Öğretim üyesi Kamuran Semra Eren, Fakir Baykurt’un “Bir sofra varsa buyur otur- İçecek bir şey varsa iç- Herkes uyuyorsa sen uyanık kal-Uyuyanları uyandır” sözü ile başladı.  Bir kelebek gibi uçarcasına her eylemi organize ederek kotardı. Ayrıca üniversite öğrencilerinden, üç gencin “Fakir Baykurt’u Okudunuz mu?” adlı sunumları, gençliğe olan güvenimizi tazeledi, çoğalttı. Onların heyecanı bize de geçerek, üç gün boyunca, akşama dek yorulmadan koşuşturmamızı sağladı. Gençlerden Bencan, “Biz ışıklarla büyümeliyiz, gıdamız Fakir Baykurt gibi yazarlar olmalı” dedi. Yine gençlerden Ayhan Özdil,”Fakir Baykurt, güneşine perde çekilmiş köylüleri uyandırdı. Veli derneklerinin kurulmasını istedi. Okullar geniş bahçeli olmalı, özgür okuma saatleri olmalı, oyun yazmaya özendirmeli, sene sonunda sergilenmeli derdi” dedi.

            Bana göre de öğretmen dik durmalı, dört duvar arasında ders vermemeli. Bir sınav manyağı olmamalı. Sınav; kendine güvenmeyenlerin yöntemidir. Kendine güvenen öğretmen, her gün sınav yapmaz, aksine bu sınav sistemine karşı çıkar. Görüyor ve yaşıyoruz ki veliler ve öğrenciler düşlerinde bile sınav görüyor. Sınav sisteminde; yaratıcı, özgüven geliştirici, yaşama hazırlayıcı bir eğitim nasıl olabilir?

            Fakir Baykurt’un romanları köylerde de okunuyordu. Yurdun her yerinde Fakir Baykurt ve o zamanın yazarları tanınır. Oysa şimdi ne yazar tanıyor köylü, ne de aydın. 68 kuşağı Köy Enstitüleri’nin yetiştirdiği kuşaktır. Köy edebiyatı insanı özgürleştirmeyi başardı. O zamanın çocukları okumayı seviyordu. Okuyan düşünür, sonra sorar ve çözer. Yaşamı değiştirme, dönüştürme çabasına girer. 68 kuşağı da bunu yaptı. Sonra karanlık severler kitap düşmanlığına başladılar. Okumayan, okumaktan korkan bir gençlik yarattılar. Arkasından sevgisizlik, yalnızlaşma, yabancılaşma, ötekileştirme başladı. Toplum, kurak toprak gibi gerildi. Yazarlar, aydınlar ivedilikle çözüme gitmeli, ne olursa olsun bilen, gören, çözmeyen suçlu değil midir?

            Öner Yağcı, “Yaşamdan edebiyat ayrılmaz. Bizler geleceğimizden kaygılı insanlar olduk. Giderek o hale geldik. Köy Enstitüleri olmasaydı, bizler cahil olarak yaşamlarımızı sürdürebilirdik. Özgürlük ve ölümsüzlük, insanlığın en büyük sevdasıdır. Bilimin de, edebiyatın da çabası bundandır. Gılgamış da bunlardan biridir. Yazar, toplumda yaşanan çelişkilere göre belirler yönünü. Bütün dünyada benzer şeyler yaşanıyor. Sanatçı yetişmesin diye çaba harcanıyor. “Ben istediğim sanatçıyı, edebiyatçıyı yaratırım” diyen anlayış yaşanıyor. Fakir Baykurt bugün yaşasaydı, ABD’ye karşı bağımsızlığı yazardı” dedi.

            Alper Akçam; “Biz Anadolu’da korkuya karşı savaş veriyoruz. Kışta, baharda yapılan kutlamaların hepsi yılbaşı kutlamalarıdır. Örneğin, Hıdırellez, Nevruz v.b. Karnaval’da sahneye çıkılmaz, herkes oyunun içindedir. “Köy Enstitüleri’nde sahne olmaz” der Tonguç. İzleyenlerle oynayanlar kaynaşarak oynarlar. Herkes oyuncudur. Köy Enstitülü yazarlar, yalnızca sıkıntıyı değil, gülmeceyi de öne çıkarmışlardır. Gülmece, korkuya karşı savaş vermiştir” dedi.

            Yüksel Pazarkaya, “Almanya’da bu yıl Cumhurbaşkanlığı ödülünü alan okul, Köy Enstitüleri yöntemiyle çalışan bir okuldur. Köy Enstitüleri, Cumhuriyet edebiyatını ortaya çıkaran alt yapıdır. O zamana dek, hep İstanbul edebiyatı yapıldı” dedi.

            Sami Evren, “AKP örgütlenme önüne şerh koydu. Bu anlamda İLO toplantısında kara listeye girdi. Yeni anayasaya gerek var. Siyasetin toplumsallaştığı anayasaya gerek var. Biz ayağa kalkarsak, AKP oturur. Biz oturursak, o hep başımızda olur. Toplum yığına, birey koyuna döner” dedi.

            Kemal Kılıçdaroğlu, “Alınan vergileri nereye harcandığını sormayan ülkeler, demokrasiye kavuşamaz. Soranlar kavuşmuştur. Demokrasiye kavuşmak istiyorsak, mücadelesini vermek zorundayız. Demokrasi, karnı doyanların rejimidir. Aç olana demokrasiyi anlatamayız. Sadaka kültürü yerine, sosyal devleti kurmak zorundayız. Karnı doysun ki, sorgulama hakkını kullansın. Demokrasilerde akıl tutulması olmaz. Demokrasi kısırlaştırılıyor. Öğretmen edilgen duruma getiriliyor. Demokrasi güçler ayrılığıdır, tek güç hakim olmasın diye” dedi. Bir fıkra ile konuşmasını bitirdi. “Başbakan İsviçre’ye gitmiş. İsviçre Başbakanı bakanlarını tanıştırmış. …….bu da Denizcilik Bakanı demiş. Bizimki de “Sizde deniz yok, neden denizcilik bakanınız var? demiş. İsviçre Başbakanı da “Sizde de adalet yok, ama adalet bakanı var” demiş.

            Üçüncü gün, Akçaköy’e vardık. Köyün girişinde, elinde değneği, gözleri yeşil çimen gibi parlak, yüzü aydınlık, önünde sığırlarıyla gütmeye giderken bulduk çocuk Fakir Baykurt’u. Yoğun bir kuru ot kokusu savruluyordu havada.”Yılanların Öcü” romanındaki koku. Fakir Çocuk, yere oturdu ve bize de yanında yer gösterdi. Yol kıyısına oturduk ve onu dinledik. “Anam Elif Nine, beni geçen gün ilk kez kahvehaneye çay içirmeye götürdü. Ben hiç çay içmemiştim. Birden içince ağzım yandı. Can acısıyla bardağı fırlattım kırıldı. Anam dövecek diye korktum, ama o sesini bile çıkarmadı. Yıllar sonra sorduğumda “Bir çocuğa bağırırsan, içindeki aslan küser, döversen içindeki aslan ölür” dedi. Onlar kitapsız okudular” dedi. Sonra Fakir Baykurt birden büyüdü. “Değerimi bilen bilsin, bilmeyen ardımdan gülsün” diyerek yürüdü güneşe doğru.    

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here