Ey tarih!

Ey zaman!

Kim kimi kimin

Toprağından

Sürerken

Kim kimi kimin

Toprağına kabul ediyor?

(Kim – Murathan Mungan)

Murathan Mungan’ın Nisan – 2016’da yayımlanan son şiir kitabı Solak Defterler’ini okuyorum. Kitabın ‘Divan-ı Harp Şiirleri’ bölümünde üstte alıntıladığım insanı silkeleyen şiirle karşılaştım. Şiir, 10 Nisan 1991’de yazılmış. Şiir, o günlerde Irak Ordusu’nun yerinden yurdundan ettiği Iraklı Kürtleri işliyor / anlatıyor.

Murathan Mungan’ın sorduğu soruların yanıtlarını ben vereyim. Saddam yönetimindeki Irak Ordusu, Kürtlerin yaşadığı bölgelere girmiş, taş üstünde taş, baş üstünde baş bırakmamış, canını kurtaranların bir kısmı Türkiye’ye sığınmışlardı. Sınır boylarında kamplar kurulmuş, bu kamplarda çoğu çocuk, kadın ve yaşlı olmak üzere binlerce insan canını kaybetmişti. Pek çok şair, yazar ve diğer sanat erbabı dostum, o günlerde bu kamplara gitmiş, yerinden yurdundan edilmiş kardeşlerimizin yaralarına merhem olmaya çalışmış ve pek çok gözlem ve bilgiyle geri dönmüşlerdi. Bu gözlem ve bilgilerin birçoğu, zaman içinde pek çok edebî esere esin / konu olmuştu.

Fotoğraf sanatçısı ve şair dostum Hüseyin Elçi de bunlardan biriydi. Sağ olsun, Hüseyin, bana oradan çektiği fotoğrafların da içinde olduğu, bir demet fotoğraf göndermişti. İlk yapıtım olan ‘Çocuklar İçin Şiirler’ başlığı altında 1998’de basılan Düşbilgisi, insanın yüreğini yakan bu fotoğraflarla yayımlanmıştı. ( Bunca yıl sonra bir kez daha sağ olasın, var olasın Hüseyin! )

O günlerde ben ise farklı bir telaştaydım.

3 Nisan 1991’de oğlum dünyaya gelmişti.

Daha önce âşık olduğumda ayaklarım yerden kesilmiş, yerde miyim gökte miyim bilememiş, günlerce uçmuş, konmuş, tekrar uçmuş tekrar konmuştum. Ya da bunların tam tersini yapmış uçmamış konmamış, ne yaptığımı bilememiştim.

Aşk bu sözcüklerin çeperine sığar mı?

Aynı şeyleri oğlum dünyaya geldiğinde de hissetmiş; uçmuş, uçmamış; konmuş, konmamıştım. O günlere dair pek çok ayrıntı belleğimden silinmiş, bugün her gördüğüme baba olduğumu anlattığım ve ayaklarımın yere basmadığı gelir aklıma.

Oğluma karyola alınmış, tertemiz yataklar yapılmış, dünyaya geldikten sonra eve geldiğinde kar gibi bembeyaz çarşaflarda yatırılmıştı. Dünyanın en güzel kokusunun bebek kokusu olduğunu o zaman anlamıştım. Sürekli başında durup oğlumu izlememe Yüksel Abla kızmış, ‘Nazarın değecek çocuğa, sen git biraz dolaş!’ demiş, beni evden kovmuştu. Kendimi Kırşehir’in yoksul sokaklarına atmış, gördüğüm herkese baba olduğumu anlatmıştım.

O günlerden aklımda kalan en güzel şeylerden biri de birkaç gün sonra okula gidip derse girdiğimde öğrencilerimin beni alkışlayarak kutladığıdır. Bunca yıl sonra sağ olsunlar, var olsunlar!

Bir yandan yere göğe sığmazken, bir yandan da gözüm kulağım kamplarda kalan çocuklardaydı. Her gün onlarcası ölüyor, güzelim bebeleri, çocukları hemen oraya, kampın yanına törensiz, kefensiz gömüyorlardı. İçim yanıyor, oğlumun tertemiz yatağına bakıp kendimden utanıyordum. Oğlumu öpüp kokluyor, oğulları kızlarını öpemeyen, öpemeden defneden annelerin babaların acısı ok gibi, mavzer kurşunu gibi, şarapnel parçası gibi… ( Teknolojik barbarlığın gelişimine koşut olarak devamını siz getirin.) yüreğime saplanıyordu.

Bu şairler, gerçekten kötü insanlar!

Murathan Mungan da kötü insan!

Ne vardı, ta 2016’da bana bunları hatırlatacak, acılarımı depreştirecek?

Bana bu yazıyı yazdıracak.

Ne vardı?

Temmuz – 2016
Antalya

2 YORUMLAR

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here