“Kadını aile içinde ele almak onu hapsetmek demektir. Annelik veya baş tacı olmak gibi söylemler yanlış. Kadın birey olarak vardır ve taç değil başın kendisidir.” ( Toplumsal Cinsiyet Sorunları ve Kadın Çalışma Uygulama ve Araştırma Merkezi) Itır Bağdadi

Diyanet İşleri Başkanlığı denen devasa kurumun içinde bir de “Aile ve Dini Rehberlik Büroları” varmış. Çorum’da bir toplantıda Davranış Bilimleri Uzmanı Şengül Yiğit kadın ve erkeğin eşit olmaması gerektiğini savunarak “Erkeğin güçlü, kuşatan bir yapısı olurken kadının nahif ve hassas bir yapısı vardır” diye konuşmuş. Aile içi huzurun formülünü de “teslimiyet, tevekkül ve tefekkür” olarak açıklamış (14.02.2018/ Birgün: 3). Yani yüzde yüz mutlu olmak istiyorsanız,

1- Kendinizi güce (bu güç erkek de olabilir, yasa da olabilir) teslim etmelisiniz.

2- Tevekkül sahibi olarak hiçbir şeye karşı koymamalı, başınıza gelene kader boyun eğmelisiniz,

3- Ve tefekküre dalmalı, yani sadece dalgın dalgın düşünmelisiniz.

Hemen baştan söylemek gerekir ki, bir kadın olarak kendisi söyledikleriyle çelişki içine düşmüş. Çünkü gerçekten inandığında samimi olsaydı, kadının söz hakkı olmadığı ilkesine uygun olarak hiçbir görüşünün olmaması ve bunu belirtememesi gerekirdi.

Gelelim işin gerçekliğine: Kadın ve erkeğin eşitliği sözü bedensel eşitliği işaret etmez. Yani boy, kilo veya anatomik yapı durumunu anlatmaz. Hayat içerisinde eşit olabilmeyi gösterir. Eşit işe eşit ücret alabilmek, korkmadan işine, evine gidip gelebilmek, erkeğin gezebildiği yerlerde gezebilmek akla ilk gelen eşitlik halleridir. Hayır, kadın bunları yapamaz, yapmamalı diye düşünüyorsanız işte asıl sorun buradadır. Bunda bir sakatlık var demektir. İnsana düşen de bu sakat zihniyete karşı bilimsel, sosyolojik ve insani gerçekleri yaygınlaştırmaya çalışmak olmalıdır.

Çünkü toplum ancak bu şekilde özgür ve mutlu olacaktır. İnsanlığın bir yarısı zincire bağlıyken diğer yarısının yükselme ve gelişme olanağı yoktur. Her ne kadar etek giydirseniz, saçını uzatıp başını örtseniz de kadın ne bir azınlıktır, ne de ayrı bir kategori. Kadın insan olmanın diğer adıdır. Hatta bir Arap atasözü kadını öyle bir yüceltir ki “Tanrı’nın her an, her yerde olamayacağı için anneyi yarattığını” söyler.

Oysa günümüzde adının modern olarak söylendiği toplumlarda baskı vardır ve alttan alta sessizce işler. İktidar, bedene fiziksel bir acı çektirmekten çok bedenin eğitilmesi ve disipline dilmesinden yanadır. İktidar için önemli olan kayıtsız şartsız itaattir (Faucauld). Bu itaatin gerçekleşmesi ve yaygınlaşması için de dini kullanır. Hedef kitlesinin durumuna bakarsak bunu başardığını da görürüz.

Yaşadığımız gerçekler, kadınların baskı altında tutulmalarının temelinde biyolojik cinsiyet farklılığının yattığını göstermekte. Kadınlar doğum ve annelik rolleriyle sınırlandırılmakta(Shulamith Fireştone ). Aile, gençleri ataerkil ideolojinin rol, mizaç ve statü kategorilerinde öngörülen tutumlar içinde toplumsallaştırmaktadır. Aile, ataerkil düzen içinde kadınları erkeklere hizmet etmeye şartlandırılan erkek egemen ideolojisinin yeniden üretilmesini sağlayan kurum olarak görülmektedir (Kate Millett). Oysa gençler bilimsel eğitimin etkisiyle toplumsallaşmalıdır.

Erkek egemen sistemde kadından, kadınlığını gerçekleştirebilmesi için, kendisini nesne ve kurban haline getirmesi istenir. Bu da egemen özne olma iddialarını bir yana bırakmak zorunda kalması demektir. Özgürleşmiş kadının durumuna özellikle damgasını vuran işte bu çelişkidir. Özgür kadın eksik olmayı kabul etmediği için kendisini kadın rolüyle sınırlandırmak istemez. Öte yandan kendi cinselliğini yadsımak da eksik olmak anlamına gelir. Erkek cinselliği olan bir insandır. Kadın da ancak cinselliği olan bir insan olduğu zaman erkek ile eşit birey olur. Kadınlığını yadsıması, insanlığın bir bölümünü yadsıması anlamına gelir (Simon de Beauvair). Oysa kadınların bir kısmı örtünme ve benzeri davranışlarla kendisini baştan ötekileştirmeye, kadınlığını ve cinselliğini yadsımaya rıza göstermektedir.

Kadın ve erkek birbirine benzemese, hatta her zaman eşit olmasa bile kimsenin kimseye hükmetmediği, ilişkilerimizi şekillendiren yaşam felsefemizin ortaklık üzerine kurulduğu bir dünyada yaşadığımızı düşünün. Bir barış ve eşit olanaklar dünyasında yaşadığımızı düşünün (Bell Hooks). Yaşam ne güzel olurdu.

Bunun bilincinde olan sosyolog Pınar Selek “Hiyerarşik olmadığı için uzaktan gücü anlaşılmayan ve bu nedenle başa çıkılması da kolay olmayan en örgütlü muhalefet kadınların muhalefetidir” diyor. Çünkü hiyerarşi kontrol edilmeyi kolaylaştırır.

Şimdi bir an kadınların üçte birinin istihdam alanının dışında tutulduğu, devletin yönetim kademelerinde ve Türkiye Büyük Millet Meclisinde çok az sayıda kadının bulunduğu, on altı yılda kadına yönelik şiddetin 1400 kat arttığı, örneğin 2017 yılında 25’i Antalya’da olmak üzere ülkemizde 409 kadının öldürüldüğü, son on yılda 483 bin kız çocuğunun evlendirildiği, bir yılda 212.945 boşanma davasının açıldığı bir ülkede varacağımız yeri düşünün.

Bir de bir mutluluk adası olan Küba’yı düşünün: Eğitim ve bilim adamlarının % 81,9’u, Halk İktidarı Ulusal Meclisindeki milletvekillerinin % 48,8’i, Devrimi Savunma Komitelerinin % 64,4’ü, Komünist Partisi Merkez Komitesi üyelerinin % 41,7’si KADIN’dır.

İşte böyle bir yönetimde kadın hayat içindeki gerçek yerini bulur. Ailede, siyasette, iş yerlerinde kadın söz, yetki ve karar sahibi olmadığı sürece eşit olmanın; eşitliğin olmadığı yerde de birlikte mutlu olmanın olanağı yoktur.

1 Yorum

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here