“Eğitimin olmazsa olmaz bazı “özellikleri” vardır.“ Biz eğitimcilere bu” özelliklerin” neler olduğunu sorduğunuzda, muhtemelen sorduğunuz kişi sayısı kadar değişik cevap alacaksınız. Aldığınız cevaplar eğitimcinin cinsiyetine, kişisel deneyimlerine, siyasi düşüncelerine, kamuda, belediyelerde veya özel sektörde çalışmasına, çalıştığı belediye kurumunun bağlı olduğu belediye başkanının siyasi görüşüne, doğup büyüdüğü coğrafyaya, kültürel altyapısına, kendi aldığı eğitimden özümsediklerine, medeni durumuna hatta tuttuğu futbol takımına kadar olan etkenlerden ne oranda etkilendiğine bağlı olarak değişecektir. Bu durumda öğrencilerimizin anne – babalarının, ailelerinin kısacası eğitimcilerin “veli” diye tanımladığı geniş bir nüfusun nasıl bir “eğitim özellikleri” sıralaması yaptıkları ise ayrı bir konudur. Bu yazıda önerebileceğim en iyi şey bu konuya hiç girmemenizdir. Tabii ki bu konuda da karar sizin, ama ben henüz eğitimin 10 “özelliğini” sayınız sorusuna aynı cevabı veren 10 eğitimci veya öğrenci velisini görmedim.

Eğitim, tanımı gereği, insanda değişiklik yapmayı hedefler. Pakistan- Afganistan sınırındaki kontrolsüz ve kimseye ait olmayan bölgedeki medreselerde verilen El Kaide militanı yetiştirme eğitimiyle, Finlandiya’da “en iyi” eğitimin yapıldığına dair genel bir kanı bulunan okullarda verilen eğitimin de aslında amaçları aynıdır : İnsanda istendik değişiklikler yapmak.. . Nasıl bir değişiklik yapmak istiyorsunuz sorusuna ise cevabını ise, ne yazık ki ne eğitimciler, ne veliler ne de öğrenciler vermektedir. Cevap devlete aittir, sisteme aittir, ekonomik yöneticilere aittir. Yani eğitim değiştirir ve dönüştürür. Sonuçta bir bilim adamı mı yoksa bir canlı bomba mı elde edersiniz, o ayrı bir konudur.

Bu sorunu da kamusal ve parasız eğitime hiç de ihtiyaç duymayan, TUSİAD üyelerinden ve özel lise ve üniversite sahibi bir işadamının bakış açısı ile ele alalım. “Memleketin eğitim sorununu ikiye ayırmak gerekir. İlki, bina, laboratuar ve benzeri altyapı projelerine yapılan yatırımlar. Ben bunlara “hardware” diyorum. İkincisi ise eğitim sistemi, müfredat ve öğretmen kalitesi ki, bunlara da “software” diyorum. Eğer “software” kalitesiz olursa, “hardware”e yapılan yatırımlar büyük bir fayda sağlamaz. Dolayısıyla “politika yapımı” diye adlandırdığımız “software”e, ki işin anahtarı budur, sahip çıkıp elle tutulmayan, gözle görülmeyen, ancak fevkalade önemli olan bu konuya kaynak ayırmalıyız.” Müfredat, eğitim sistemi ve öğretmen yetiştirme okullarının başarısı eğitimin tümü üzerinde etki yaratabilir mi? Bazı bölgelerde bu mümkündür. Fakat unutulmaması gereken şey, çocuğunuzun “canlı bomba” olmak istemesi ile “doktor” olmak istemesi tamamen size bağlıdır. Ünlü işadamının “software” diye tanımladığı eğitimin niteliğini belirleyen Anayasa, yasalar, müfredat, program, gibi olgulardır ki ne yazık ki bu konularda söz hakkı sadece ve sadece politikacılardadır. Sizin seötiğiniz politikacılar çocuğunuzun ne olacağını belirlemektedir. Ya 9 yaşında gelin, ya 9 yaşında cihatcı militan, ya 9 yaşında cinsel ve ruhsal taciz sonucu yıkılmış bir kimlik, ya da özgür, aydınlık bir kafa, çağdaş, mutlu, geleceğe kafa tutan, kendi ayak izlerini dünyaya bırakmaya hazırlanan bir çocuk… bunu siz aileler belirliyorsunuz.

Fakat her durumda eğitimin verileceği mekânlara ihtiyaç vardır. Yukarıda bahsettiğimiz ünlü işadamı bunu “hardware” olarak tanımlıyor. Bu konuda da, ormanlık arazilerden, camilere, medreselere, tarikat evlerine, tarikat yurtlarına ya da modern, çağdaş okul yerleşkelerine kadar geniş bir yelpaze vardır.

Bizim kamusal eğitim olarak tanımladığımız mülkiyetin kamuya ait olduğu okullar ve mülkiyeti özel sektöre ait özel okullar ise ne modern ne de çağdaştır. Bu okulların tamamının “Nitelikli Öğrenme Alanları” olarak yeniden tasarlanmaya ihtiyaç vardır. Ticari amaçlarla fahiş fiyatlarla işletmeciye kiralanan kantinler, uzak okullara her gün sabah akşam taşınan çocukların maruz kaldıkları servis adındaki cezaevi nakil araçları, karanlık, izbe gibi okullar, cezaevinde toplu etkinlik alanları gibi planlanmış sınıflar eğitimin amaçlarının ne olduğunu ortaya koymaktadır. Okullarda, toplu alanlar, derslikler, koridorlar, bahçeler, tuvaletler, kütüphaneler, kantinler, ulaşım, okul duvarları, renkleri, üniformalar, hâsılı, tüm olarak okul, gerek fiziksel, gerekse psikolojik açıdan yeniden ele alınmalıdır. Bu ele alınmada sadece eğitimin gereksinimleri dikkate alınmalıdır.

Orta çağlardan kalma “dini esaslı eğitim” ne yazık ki ülkemizde hala devam etmektedir. Köleci ve Feodal toplumların ana belirleyen eğitim modeli bugün dünyanın geri kalmış bölgelerinde belirleyici bir eğitim modeli olarak sürmektedir. Siyasal İslamın dayattığı model ise ülkemizde temel eğitim modelidir. Artık hangi okulun nasıl bir eğitim verdiği önemli olmaktan çıkmıştır. Eğitim tanımı gereği “istendik değişiklikler, Sunni mezhebin değişik gruplarının insan ihtiyaçlarına göre şekillenmektedir. İŞID, DEAŞ ya da İslam Devleti, Şeriatlık, El Kaide, Müslüman Kardeşler vs diye adlandırılan suni İslamcı grubun kendi kontrol altında tuttuğu bölgelerdeki okullarda verilen eğitim ile ülkemizin gözden uzak bir kasabasındaki bir okulda verilen eğitim aynı tip insan yetiştirmeyi hedeflemektedir. Üstelik kötü haber, bu sistemin dışında kalamazsınız. Bu anlayışa göre “dünyaya doktor mühendis, vs olmak için değil, Allah’a dua etmek için geldik. Bunun için bize gerekli olan dini bilgileri öğreneceğimiz okullar. İşin komik tarafı ise bunu söyleyenlerin çocukları, torunları “onları doktor, mühendis yapacak” okullara giderken fakir fukara, garip gurabaya çocuklarını din temelli okullara, tarikat yurtlarına göndermelerini öğütlemeleridir. Daha da komik olan ise ne söylemlerinin ne de uygulamalarının İslam diniyle hiç bir ilgisinin olmaması, kendilerine yeni bir dini, devlet dinini yaratmış olmalarıdır. Kendi çocukları satranç kurslarına giderek hafıza ve bilinç tekniklerini öğrenirken, vatandaşa, “satranç uzun süren bir oyun. Müslümanların oyuna dalarak, namaz saatlerini kaçırmalarını sağlamak için CIA tarafından icat edildi” demeleridir. İşin öbür yanı ise satrancın yaklaşık 4000 yıldır oynanan bir oyun olması, CIA in ise 1947 yılında kurulduğunun dikkate bile alınmamasıdır…

Bir yandan sürdürülen siyasal İslamcı politikalarla çocuklarımızı ümmetçi militanlar olarak yetiştirmeleri, diğer yandan ise Neo Liberal politikalarla işçileştirilmesi hedeflenmektedir. Ümmet, ümmet çığlıkları ise her şeye razı, boyun eğen ucuz işçi yaratma çabasından başka bir şey değildir.

Uluslararası raporlara göre; OECD ülkeleri arasında toplumsal sınıf ile eğitim başarısı arasındaki bağın en güçlü olduğu ülke Türkiye’dir. Okulda düşük başarı gösteren öğrencilerin neredeyse yüzde 70’i toplumun sosyoekonomik olarak alt kesimlerinden gelen öğrencilerden oluşuyor. Yani sadece yoksul değiliz aynı zamanda okullarda çocuklarımızda başarısız. Tam bir kısır döngü içindeyiz.

Turistik ve Türkiye ortalamasının üzerinde bir yaşam kalitesi sağlayacağı düşünülen, sürekli bir iç ve dış göç’le karşı karşıya olan Antalya’da da durum farklı değil. Antalya nüfusunun % 4,5 i, 3-5 yaş, %11,9 u 6-13 yaş ve %5,7 si 14-17 yaş aralıklarındadır. Bu durum sadece bugünkü değil gelecekteki problemlerin de ağırlığını göstermektedir. Cahil, kendilerine itaat eden, yoksul ve ümmet olarak tanımladıkları bir grup yaratmak isteyen politikacılar bu durumu bir avantaj olarak sunabilmektedirler. Oysa geri kalmış ülkelerin tamamında çocuk genç nüfusu çok yüksektir. Bu durumun bir faydası olsa açlıktan ölen Afrika ülkelerine, Bangladeş, Pakistan, Hindistan gibi ülkelere olurdu.

Antalya’da net okullaşma oranı İlkokul ve Ortaokul için % 95,1’dir. Türkiye ortalaması ise %96.5 olarak görülmektedir. Orta öğretim’de net okullaşma oranı % 82,5, Antalya’da ise %87.9’dur. i Anadolu Liselerinde öğrencilerin derslerinin % 2,5’i Zorunlu Din Derslerinden oluşmaktadır. Seçmeli dersler adı altında okutulan ve siyasal İslamcıların sürekli olarak zorla tercih ettirdikleri, kaymakamların tek tek evleri arayıp çocuklarına tercih ettirmeyenler için hayatın zorlaşacağı imalarıyla fakir fukaraya okutulan Hadis, Kuran’ı Kerim, Osmanlıca, Arapça, Siyer gibi derslerin ağırlığıyla bu liselerde din derslerinin toplama oranı % 36.4 olmaktadır. İŞID canlı bomba eğitimi verdiği okullarda bile bu oranda din dersi vermemiştir diye düşünüyorum. 10-14 yaş aralığında din derslerinin genele oranı Zorunlu Din Dersi ve Seçmeli Din Dersleri olarak % 22.8’dir. Sizin okusun adam olsun diye okula gönderdiğiniz çocuğunuzun okuyup siyasal İslamcı kapitalistlerin inşaatlarında üç otuz paraya çalışan ve izlediği TV dizileri ve haberleri sayesinde şehit olma özlemiyle yanıp tutuşan bir birey olma olasılığı çok yüksektir. Antalya’da okulların %61.9’u Genel Ortaöğretim programı vermektedir. Geri kalanları ise ağırlıklı olarak İmam Hatip Liseleri ve az sayıda Meslek Liseleridir. Sınıf başına İlkokullarda 20, Ortaokullarda 33, Liselerde 23, İmam Hatip Liseleri ve Meslek Liselerinde ise 24 Öğrenci düşmektedir.

Antalya, Isparta ve Burdur nüfusunun 15- 18 yaş aralığındaki nüfusunun % 1;5’i okuma yazma bilmemektedir. Nüfusun %39.8’i ise Lise diplomasına sahip değildir.

Eğitimin özellikleri sorusuna tekrar dönecek olursak; eğitimin özellikleri kavramı yerine “Eğitim Sürecinin Özellikleri” kavramı kullanılmaktadır. Eğitim bildiğiniz gibi bir insanın; duygusal, bedensel, zihinsel olarak sahip olduğu yeteneklerini belirlenen amaç doğrultusunda kasıtlı ve bilinçli olarak geliştirmesi ve değiştirilmesi sürecidir. İşte bu sürecin özellikleri vardır ki ayrı bir yazının konusu olarak beklemektedir.

Okuyucuya küçük bir not: yazıya dört fotoğraf ekliyorum. İkisi Afganistan’da bir okul, diğer ikisi de Yeni Zelanda’da bir okul. Sizin çocuklarınızın okulu hangisine daha çok benziyor?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here