Daha önce paylaştığım “Özgürlüğün Güvenliği” başlıklı yazımın sonunda ; “Son söz olarak savunabileceğim tek güvenlik, ÖZGÜRLÜĞÜN GÜVENLİĞİDİR ve O DA ADALETTİR. Yani her bir bireyin, gerek devlet karşısında gerek diğer bir birey karşısında özgürlüğü korunması ancak adaletle mümkündür. Adaletin, kapitalist düzende olup olmayacağı ise başka yazının konusu!”.

Yazının başlığını o zaman öyle kurgulamıştım ama yazmaya başlayınca yukarıda başlığın daha iyi olacağını düşündüm.

1848 yılında Londra’da birçok milletten insanların bir araya gelerek yazdığı manifestonun girişi bana bu başlığı yazdırdı. Bilirsiniz manifesto, “Avrupa’da Bir Hayalet Dolaşıyor” cümlesi ile başlamaktadır.

1848 yılından beri o hayalet hiç bu kadar aranmadı, hiç bu kadar beklenmedi, hiç bu kadar elzem olmadı, hiç bu kadar kaçınılmaz olmadı.

Bugün tüm dünyada aranan hayalet, sosyalizmin hayaletidir!

Önce neden aranıyor ve sonra da nasıl bir hayaletin gerçeğe dönmesi bekliyor sorularını irdeleyelim.

Tek tanrılı, çok tanrılı, kitaplı kitapsız tüm dinler, bugüne kadar üretilen tüm ideolojiler, sistemler, devlet biçimleri hep toplumsal refahı, huzuru amaçlamış, bireysel kurtuluşu ve özgürlüğü vaat etmiştir. Aksine bir din veya ideolojinin taraftar bulması zaten düşünülmez.

Aslında insanlık tarihinde huzur, refah ve barış arayışı hiç eksik olmamış, bunun için sayısız düşünce, sistem, siyasal hareket olmuştur.

Bugüne değin bulunan ve peşinden gidilen sistemler, değerler, ideolojiler gibi bugün dünyaya egemen olan kapitalizm de maalesef dünyaya barış ve huzuru getiremedi.

Dünyanın bugünkü hali, ilkel kabile döneminden pek farklı değildir, teknolojik gelişmişlik açısından değil, insanların huzur ve refahı açısından… MADEM BU KADAR GELİŞTİK, NEDEN DÜNYA DAHA İYİ BİR YER DEĞİL HALA! SORUYU BİR DE TERSİNDEN SORALIM; MADEM HUZUR, BARIŞ, MUTLULUK GETİRMİYOR, NE DİYE GELİŞİYORUZ?

Avrupa; sömürü ve artı değerin getirdiği yüksek yaşam standartları nedeniyle insan hakları, barış ve adalet değerlerine, tıpkı karnı doyan insanın bu defa kimlik, kişilik ve kültür değerlerine sarılması gibi sarıldı ama kapitalizmin doğasında bunlar olmadığı için kısa sürede tökezledi ve refahını paylaşmak istemediği için sırtını sosyal demokrasiye bile döndü.

Avrupa’da ırkçı ve göçmen düşmanı partilerin oy oranları hızla yükselirken, dünyada olup bitenlere karşı kayıtsız ve kendi içinde de çatırdayan ve geriye tek değeri Euro olarak kalacak gibi görünmektedir.

Kuzey ve Güney Amerika, Güney Asya i Afrika ve Ortadoğu ile daha birçok yer bir avuç hergelenin ayakları altında inim inim inlemektedir. Ne refah var, ne özgürlük var, ne demokrasi var.

Tam da bu yazıyı yazdığım gün bir arkadaşım facebookta paylaşmış, NASA’nın komünizmi keşfettiğine dair haberi! Açıp baktım, içimden geçenleri yazıp raporlaştırmışlar. Özetle dünya kaynaklarının bu hızla ve hoyratça kullanılması ve eşitliğin sağlanmaması halinde sonun yakın olacağı, çöküşün gerçekleşeceği belirtilmiştir.

Eminin ki birçoğunuz çağımızın iki ayrı etkili değerlendirme ve tezinden haberdarsınız: Biri Samuel Huntington’ın “Medeniyetler çatışması” tezi diğeri de Francis Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” tezi.

Burada Huntington’un tezi üzerinde durmayacağım. Konumuz “beklenen hayalet” olduğu için, hayaletle ilgili olan Fukuyama’nın tezine değineceğim.

Fukuyama “Tarihin Sonu” tezinde demokrasi, insan hakları, özgürlükler ile ilgili detaylı değerlendirme yapıp nihayetinde ”ARTIK LİBERALİZM DIŞINDA BİR SİSTEMİN ŞANSI KALMADIĞINI VE LİBERALİZMİN NİHAİ ZAFERİNİ İLAN ETTİĞİ”ni ileri sürmüştür. Fukuyama, “her ne kadar liberalizm eşitliği ve refahı sağlayamamış ise de diğer sistemlere nazaran eşitliği ve refahı sağlama bakımından daha yüksek bir potansiyele sahiptir” demektedir.

Fukuyama liberalizme bu sıfatı vermiştir ancak dinler, ırklar ve medeniyetler üzerine kurulu devletlerin hiç biri, gerçek anlamda liberal dahi değildir. Hepsinde birbirine yakın derecede vahşi kapitalizm vardır. İşte o küreselleşemeyen ve yerel değerlere dayanan siyaset, kapitalist sistemin liberalleşmesine dahi izin vermemektedir. Çünkü Fukuyama’nın bahsettiği liberalizm, demokraside, insan haklarında, etnik ve kültürel alanda tam bir özgürlüğün ekonomik girişim özgürlükleriyle birlikte şahlanacağı iddiasına dayanır.

Oysa din, ırk, medeniyet devleti, her alanda özgürlüğe asla izin vermez, çoğu militan demokrasiyi benimsemiş, polis devleti haline gelmiştir.

Bauman, “sermaye küreselleşirken, siyaset küreselleşemedi ve dünyanın içinde bulunduğu karmaşa ve sancılar da bundandır” demektedir. Sermayenin küreselleşmesine rağmen, siyasetin küreselleşememesi, mevcut siyasetin, yerel değerler olan ırk, din ve kültürlere dayalı olmasıdır.

İlkokul düzeyinde bir bilgiyle denilebilir ki “Türk milliyetçisi ile Alman milliyetçisi hangi ilke ve ortaklıkta buluşacak”! Hıristiyan ile Müslüman liderler hangi ortak değerlerde anlaşacak!
Bunlarınki ancak ve ancak savaşmamak için bir centilmenlik anlaşması olabilir! Rus kapitalist ile Amerikan kapitalist, ancak ve sadece ortak menfaatlerde buluşur ancak bir ellerinde diğerinin ciğerine saplamak için bir bıçak her an hazır beklemektedir.

KAPİTALİSTLER RAKİPTİR, IRKÇILAR BİRBİRİNE DOĞAL OLARAK DÜŞMANDIR, DİNCİLER BİRBİRİ ALEYHİNE CİHATÇIDIR. Din, milliyet, ırk, kültür ve medeniyet üzerine kurulu siyaset tabi ki yereldir ve küreselleşemez.

Başa sararsak; kapitalist sistemde adalet olmaz ve adalet sağlanamaz. Kapitalist sistemde huzur olmaz, refah olmaz, barış olmaz. Çünkü kapitalist sistem kendi yaşamsal alanı olarak dinciliği, ırkçılığı, medeniyetçiliği besler, büyütür ve kendine doyasıya yiyecek yaratır.

İşte sermayenin küreselleşerek dinleri, milletleri ve medeniyetleri parmağında oynatmasına karşı küreselleşebilecek yegâne siyasi hareket sosyalizmdir. TÜM DÜNYADA SOSYALİSTLER DOSTTUR, HEMEN HER KONUDA BİRBİRLERİNE YAKINDIR, KARŞIT VE DÜŞMAN DEĞİLLERDİR. Zira Kapitalistler rakiptir, Irkçılar birbirine doğal olarak düşmandır ve Dinciler birbiri aleyhine cihatçıdır.

Sosyalizm aynı zamanda bir erdemlilik hareketidir; tüm dünyayı kendine dert etmiş, özgürlüğü, eşitliği, barışı, adaleti ve insan onuruna yakışır bir yaşamı herkes için savunanların siyasi görüşüdür.

İşte 1848’de Avrupa’da ortaya çıkan ve kovulması gereken hayalet, bugün tüm dünyada en çok aranan hayalettir ve onun yokluğu faşizmin, ırkçılığın, radikal dinciliğin, vahşi kapitalizmin pervasızlaşmasına neden olmaktadır.

İki dünya savaşı, sayısız bölgesel savaş yaratmış bu canavar, giderek dünyayı üçüncü dünya savaşına hazırlamaktadır.

Bugün dünyada çok karanlık bir dönem yaşanıyor olabilir ancak bu dünyayı hayalete gebe bırakmaktadır. Bu karanlık dönemin toplumu değiştirip, dönüştürme, olgunlaştırma potansiyeli vardır. Ancak üçüncü felaket yaşanmadan sosyalizmin inisiyatif alması ve ayağa kalkması gerekir.

1 Yorum

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here