“Eğer dünyada bir şeyler yanlış gidiyorsa, bende de yanlış gidiyor demektir.” Jung

İçimiz, dışımız darmadağın oldu. Ekonomi çöktü, işsizlik tepelere tırmandı, yoksulluk, açlık dersen sınırımızı zorluyor. Eğitim zaten kötüydü, daha kötüsü de varmış meğer, onu da gördük. Salgın hastalık hortum gibi önüne geleni silip süpürüyor. Aklı evveller doktorlara saldırıyor. Şu zamanda dünyanın her yerinde en değerlimiz doktorlar olacakken, bizde doktorların yaşamını nasıl zorlaştıracağımızı düşünüyoruz. Sağlık emekçileri,can siperane çalışırlarken, çocuklarına bile hasret kalmışlarken, yönsüz öfkemizi onlara yönlendiriyoruz. Yöneticiler de bu şiddeti alkışlıyor, hatta onların elini kolunu nasıl bağlarım projeleri üretiyor. Ne yapacağımızı şaşırmış durumdayız. Bütün bunlar yetmezmiş gibi gece- gündüz operasyonları gençleri alıp götürüyor. Suçu belli değil, artık şansına ne düşerse….

Gelelim bizim mahalleye. Herkes gergin, hatta öfkeli. Öfkesi kime derseniz o da bilmiyor. Yönsüz yolsuz bir öfke. İlk karşılaştığına bir bahane ile saldırıyor. Hiç bahanesi yoksa, “Senin yüzünden corona hastası olacağım, çok dikkatsizsin” diyerek başlıyor. Her tartışma en sonunda siyasal yaşama gelip dayanıyor. Aynı şeyi savunsalar bile, kimse birbirini dinlemediği için karşıymış gibi tartışma kavgaya dönüşüyor.

Haberlerin diline dayanamayınca uyduruk bir film arıyorum, kafam boşalsın diye, bulamıyorum. Bir kanal var sürekli Hindistan dizileri izletiyor. Rengarenk, çekici ve çok çeşitleri var. Bütün gün Hint filmleri oynuyor. Bir süre izledim, merak ettim, neden bunlara para verip alıyorlar diye. Meğer çok önemli bir görevi varmış, izledikçe anladım. Az çok herkes bilir ki Hindistan’da kadının insan hakları yok denecek kadar aşağılardadır. Filmlerde de öyle. Kadının görevi sadece kocasını mutlu etmek, o kadar. Aile yemek yerken, genç kadınlar ayakta bekliyor, kalırsa sonra mutfakta falan yiyecekler. Birlikte sofraya bile oturmak yok. Üzüldüğünde sessizce ağlayabilir, ses çıkarmak yok. Kendini savunmak, hak iddia etmek vb asla yok. Varsa yoksa din ve en güvendiği tanrı, bütün sorunu çözmesi için tanrıya bırakıyor. Sık sık dini tören yapılıyor, bu törenlerde de görev hep kadının, yani dini töreni kadın yapıyor.

Eşiyle özel yaşamı bile yok. Aile büyükleri onların yatak odasına her an girebilir. Evin yaşlı kadını ailenin iç işlerinde söz sahibi. O ne derse o oluyor. Pişirilecek yemekten, kadının giyeceği giysiye kadar o karar veriyor. Evli kadın her an kapının önüne koyulabilir. Kadın dul ise yandı demektir, çünkü artık gülmek, renkli giyinmek, takı takmak, makyaj yapmak yasak. Günde bir öğün yemek yiyebilir. İşte böyle abuk sabuk filmler, akşama kadar özellikle kadınların beynini yıkıyor. Bunlara para verip alıyorlar ki kadın yerini bilsin, yadırgamasın. Hak iddia etmesin. Oysa maymun gözünü açalı çoook oldu. Kazın ayağı artık öyle değil. Hindistan’da kadın hala uyanamamış olabilir, ama Türkiye’de kadın uyanalı çok oldu. Tekrar uyutmak epeyce zor olabilir, en iyisi uyutma sevdasından vazgeçip eşitliği savunmak.

İzlediğim bir sokak videosunda, gençlere şöyle bir soru yöneltiliyor. “Mısır Piramitleri Türkiye üzerinden Avrupa’ya kaçırılmış, bu konuda ne dersiniz?” Soru yöneltilen gençlerin tamamı “Gümrüklerde güvenliğin zayıf olduğunu, çantaların iyice kontrol edilemediğini, piramitlerin Avrupa’da büyük paralara satılacağını” söylüyorlar. Biri de demiyor ki “Koskoca piramitler nasıl kaçırılır? Nasıl sökülür?”  

Dün bir kadın bize ağabeyinin askerliğini anlatıyordu. “Ağabeyim Konya’da askerlik yaptı. Tankçıydı. O Konya’nın dağlarında, ormanın içinde çok zorluklar çekti. Gazi oldu vb….İşte eğitim ve coğrafya bilgisi.

Her şey darmadağınık. Kimisi yummuş gözünü bencil mi bencil. Kimisi bu dağınıklıktan kendine düşen sorumluluğu araştırıyor, kimisi de kurt dumanlı günü sever diyerek dağınıklığın harmanını kaldırıp kendi ambarına dolduruyor. Kimisi de “unum odunum var mutluyum çok şükür” diyerek az ile yetiniyor, sessizce köşesinde siniyor.

 İnsanın bu dağınıklıktan başı dönüyor. Nereden başlamalı, bişey yapmalı diyorum. İnsan olmanın bir sorumluluğu olmalı. Sadece kendi acını duymakla olmaz, başkasının acısını da duymalı. Konya’nın dağlık ve ormanlık olmadığını, Mısır piramitlerinin çantaya sığamayacağını öğreten eğitim- öğretim olmalı. Hatta her şeye inanmadan, sorgulamayı, araştırmayı öğretmeli. Eğitim bilgi depolamak yerine yoluna ışık tutmalı diyorum. Bana düşen nedir diye kendime her gün soruyorum. Öyle ya insanım, ne kadar dağınıklık içinde olsam da bir ucundan tutmalıyım, yoksa neye yarar yaşamak?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here