Belleği çok da kuvvetli olmayan bir toplum olduğumuz fazla tartışma götürmez. Olayların çok hızlı geliştiği, siyasette 2 günün bile uzun zaman olduğu bir dönemde yakın tarihi sık sık hatırlamakta fayda var. Bu nedenle yaşadığımız bu kaos günlerine nereden geldiğimizi, hukukun rafa kaldırılarak bir nevi aşiret hukukunun (ilişkilerinin) geçerli olduğu, müthiş bir kamplaşmanın oluştuğu bu günlere nasıl geldiğimizi kısaca hatırlamakta fayda olduğunu düşünüyorum. Bunu yaparken de AKP iktidarının 15 yılı yazıya sığmayacağı için, çatışmanın ve rejim krizinin derinleştiği 2010 yılından başlayacağım.

12 Eylül 2010 Referandumuyla istediğini alana AKP iktidarı 2011 Genel seçimlerinden de büyük bir başarıyla çıktı. Önünde hiçbir engel kalmadığını düşünüyor ve daha pervasız hareket etmeye başlıyordu. Tam da bu aşamada bir gün MİT Müsteşarının bir soruşturma nedeniyle Savcılığa çağrıldığında tarihler 2012 yılının Şubat ayını gösteriyordu. Bu bir işaret fişeğiydi ancak kriz Başbakan’ın müdahalesiyle aşılacaktı.

2013 yılında Türkiye tarihinin en büyük ihaleleri (3. köprü, 3.havalaanı) yapılırken Taksim Gezi Parkı’na da bir topçu kışlası öngörülmüş, parktaki ağaçlar kesilmeye başlanmıştı. Tam o sırada Gezi İsyanı diye andığımız bir kentli isyanı başladı. İstanbul’un göbeğinde 15 gün iktidarın itibarını sarsacak, her kente yayılan bir protestolar zinciri başladı. Siyasi iktidar bunu bizzat kendisine karşı yapılmış büyük bir hamle olarak gördü ve tedbirlerini almaya başladı. İktidar içinde de farklı değerlendirmeler olduğu görülüyordu. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın bizzat emirleriyle Gezi Parkındaki çadırlar bir gecede söküldü, 15 günlük protestolar ve devamı sırasında hayatını kaybedenler oldu ve bu ölümlere sebebiyet veren kolluk kuvvetleri hiçbir etkili cezai yaptırıma tabi tutulmadı. Gezi İsyanı’ndan sonra AKP iktidarı, daha tam ne olduğunu anlayamadan 17/25 Aralık kasırgasına tutuldu. Hükümetin 4 Bakanı ve çocuklarına karşı Savcılar bir yolsuzluk dosyası başlatmıştı. Savcı ve bazı kolluk kuvvetlerinin o günlerde cemaat olarak anılan bugün ise (FETÖ) dediğimiz yapının üyeleri olduğu dillendirildi. Bu kasırgaya karşı, iktidar hemen Meclis’ten jet hızıyla yeni bir kanunla sorgu hakimlikleri kurarak belayı bertaraf etmeye çalıştı. Sulh ceza yargıçlıklarının fonksiyonunu değiştirerek bu mahkemelere Fetö’den olmayan hakimleri atayarak bir çözüm buldu. 17/25 Aralık operasyonları ile tutuklanan herkes birkaç ay içinde tahliye edildi. İktidarın en büyük problemi bu operasyon dalgalarının sandığa nasıl yansıyacağı idi. Çünkü önünde 30 Mart 2014 yerel seçimleri vardı ve bu seçimlere giderken her şey aleyhineydi. Ana akım medyasından Doğan medyası da iktidarı eleştiriyordu. Değişik twitter hesaplarından ard arda yolsuzluk belgeleri fışkırıyordu. Ama 30 Mart’ta iktidarın beklediği kötü senaryo çıkmadı. (Ankara Belediye seçimlerinde tam bir şaibe ile Melih Gökçek’in yeniden başkan seçilmesi hariç) Her seçimden önce olduğu gibi piyasaya taze paralar sürüldü. Medya olabildiğince baskı altına alınmaya çalışıldı ve 30 mart seçimleri iktidar cenahında büyük bir kaza olmadan atlatıldı. Bir önceki seçimlere göre 3-4 puanlık kayıp göze alınabilir bir kayıptı. İstanbul da oy oranını korudu. İzmir de 1-2 puan artırdı. Ankara seçimlerine büyük şaibe karışsa da bugün o şaibeleri hatırlayan pek az ve Melih Gökçek yine Başkan…

İktidar bu seçimde medya ve hegemonya gücünü daha net gördü. Bir şeye var demezse o şey var olamazdı. Çoğu seçmeninin 17/25 Aralık olaylarının içeriğinden haberi dahi yoktu. Onları da bunun dış güçlerin kendisine bir darbe hazırlığı olduğuna inandırdı. Medyayı ve devlet gücünü elinde tuttuğu sürece her şeyi kontrol edebilirdi. İçgüvenlik yasası ve bazı yasaları değiştirerek polisi kendisine iyice bağladı. Medyaya ve yargıya baskıyı artırdı. Diğer seçimlere de bu özgüvenle hazırlandı. 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimi ilk başta handikap gibi görünmesine rağmen CHP ve MHP’nin anlaşılmaz tutumu (Ekmeleddin) sayesinde ve devlet gücünün getirdiği avantajla Erdoğan seçimlere giriyordu. İlk turda %51 ile de olsa seçildi ve Erdoğan Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdu. Cumhurbaşkanlığı seçimlerine 2015 seçimlerine oranla nispeten sakin bir ortamda girilmişti. Ama fay hatları çoktan çalışmaya başlamıştı. Her kesimle kavgalı bir AKP vardı ve bu böyle sürdürülemezdi. AKP her büyük referandumu, daima çeşitli ittifaklarla girerek kazanmıştı. 2011 seçimlerinde aldığı %49 oy uzak görünüyordu. Baştan beri Kemalistlerle kavgalıydı, cemaatle 17/25 Aralık’tan beri ipleri koparmıştı, Milliyetçilerle kavgalıydı, Kürt siyasetçilerle o ana kadar büyük gerilim yaşanmamıştı fakat son yıllarda Kürt Hareketi kendisine büyük zorluklar çıkarıyordu. Özellikle Cumhurbaşkanlığı seçiminde Demirtaş’ın aldığı hem oy oranı, hem de kullandığı dil (seni başkan yaptırmayacağız) iktidar açısından tahammül edilebilir gibi değildi. Burada Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan stratejik davranma yeteneğini bir kez daha gösterdi ve yeni hamlesini yaptı. Kürt hareketiyle olan diyalogun simgesi Dolmabahçe masasını devirdi ve MHP ile gizli bir ittifaka yöneldi. Zaten 17/25 Aralık operasyonları sonrası Fetöcü kadrolardan boşalan yerlere milliyetçileri atamıştı. Bürokrasi de milliyetçiler işbaşındaydı ve 2015 Mart ayından itibaren yükselen bir milliyetçi dil kullanılmaya başlandı. Artık hedef özelde kürtler, genelde ise tüm azınlıklar, yabancılar ve ötekilerdi…

7 Haziran seçimlerine bu şartlar altında gidildi. Küçük çaplı provokasyonlar olsa bile (HDP’nin Diyarbakır mitingine bombalı saldırı) süreç çok can kaybı olmadan atlatıldı. Fakat sandık sonuçları AKP ve Erdoğan’ın istediği gibi değildi. Tek başına iktidar olamamışlardı ve 2014 Mart belediye seçimlerine göre net 4 puan kayıpları mevcuttu. Bu aşamada imdada fikirsel olarak ittifak yaptığı MHP lideri D.Bahçeli yetişti ve seçim sonuçları kesinleşmeden 7 Haziran gecesi “ her türlü koalisyona karşıyız. Seçimse seçim” dedi. Aslında AKP ile koalisyon yapması bugünden bakınca Türkiye için daha iyi olabilirdi. 2 seçim arası 700 insan ölmemiş olur, bugüne kadar sürdürülen ittifak gerçeklik olarak önümüzde dururdu. Ama bunu Erdoğan ve AKP ne kadar isterdi? MHP’nin muhaliflerle ittifak kurması ise imkansızdı. CHP ile ittifak kurup dışarıdan HDP destekli bir koalisyon, iktidarın AKP’den alınması anlamına gelse bile HDP’lilere selam vermekten bile imtina eden ve tek varlık sebebini kürt karşıtlığı bir politika üzerinden tanımlayan bir parti için bu koalisyon siyaseten imkansızdı. Ama eğer MHP gerçekten ülkenin bölünmesi korkusu taşıyorsa olası bir koalisyonda içişleri, milli savunma gibi kritik bakanlıkları alır ve HDP ile de ülkenin bölünmez bütünlüğü koşulu ile bir koalisyona destek anlaşması yapabilirdi. Tabii böyle bir koalisyonu Cumhurbaşkanı Erdoğan onaylamaz, Bakanlar Kurulu kurma görevini de ana muhalefet Kılıçdaroğlu’na vermezdi. Fakat dediğim durum olması halinde Erdoğan kendi tabanı nezdinde de prestij ve itibar kaybedebilirdi. Böyle bir riske Bahçeli baştan izin vermeyerek Erdoğan’ın elini güçlendirmiş oldu.

Sonrası, 1 Kasım seçimlerine giden süreci anlatmaya elim varmıyor. Sadece kan kan ve gözyaşı… Önce Suruç’ta canlı bomba, sonra Ceylanpınar’da hâlâ aydınlatılamayan 2 polis memurunun evinde öldürülmesi, sonra Ankara otogarında patlayan bombalar, yiten canlar…

Terörle korkutulan halk oyunu iktidar partisinden yana kullandı ve önceki seçimlerde MHP ye giden 4 puanın yanında HDP’ ye giden 2 puan da Akp’ye gelmiş oldu… 1 Kasım 2015 seçimlerinde yine tek başına iktidar olan AKP ve Tayyip Erdoğan’ın önünde yeni hedef Başkanlık vardı. Seçimlerde iyi performans göstermediğini düşündüğü, dış politika başarısızlıklarını üstüne atacağı Başbakan Ahmet Davutoğlu’nu 2016 Mayısında bir gecede Pelikan Dosyasıyla dışarıya atacak yerine Binali Yıldırım’ı tayin edecekti. Başbakan değişikliğinden yaklaşık 2 ay sonra ise Fetöcü örgütün başrolüne çıktığı 15 Temmuz Darbe girişimi olacak, bu girişim çok yönlü bir başarısızlığa uğrayacak ancak çok sayıda cana mal olacaktı. Başarısız darbe girişiminden sonra ilan edilen OHAL’le birlikte Türkiye tam anlamıyla Saray rejimine bağlanacaktı. Artık Meclis de devre dışıydı ve OHAL yönetimi başlamıştı. Türk Silahlı Kuvvetleri ise büyük bir itibar kaybı yaşıyordu. Tüm insiyatif artık siyasi iktidarda ve onun Başkanındaydı.

OHAL ilanından sonra yaklaşık 130 bin kişi işten atılacak, atılmalara karşı yargı yolları kapatılacak, yine 100 binden fazla kişi gözaltına alınacak ve 30 bin kadarı tutuklanacaktı. OHAL devam ederken 16 Nisan Anayasa Referandumu oylanacak, bu referanduma Devlet Bahçeli’nin desteği alınarak gidilecek (AKP tek başına asla %50 yi bulamayacağını biliyordu) şaibeli bir seçim sonucunda %51,5 ile geçen referandum, denetimsiz bir Başkanlık sistemi olarak tarihe yazılacaktı.

Şimdi buradayız… Kampların keskinleştiği, hukukun kalmadığı, ekonomik göstergelerle bile oynandığı, bireysel suçların arttığı, doğanın talan edildiği, eğitimin yap-boz tahtasına döndüğü, sağlığın giderek pahalılaştığı, ortaçağ’dan kalma hurafelerin ve tarikatların cirit attığı, kimsenin geleceğe güvenle bakamadığı bir ‘yeni’ Türkiye…

Av.Tuncay KOÇ

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here