Nihayet yazı dizisinin son bölümüne geldik. Şüphesiz en önemli kısım da burada anlatılmaktadır. Dünya tarihinde pek çok güzel söz kağıt üstünde kalmıştır. Varılan mutabakatın, verilen sözün hayata geçmesi sözün ve mutabakatın bir anlam taşıması için şarttır. Ancak bu kısımda göreceksiniz ki devletlerarası ve uluslararası örgütler arası imzalanan bunca insan hakları sözleşme, protokol, bildiriye rağmen maalesef  büyük oranda yaptırımsızlık ve uygulama sorunu bulunmaktadır. Bakalım;

I-DENETİM MEKANİZMALARI VE İÇ HUKUK

Uluslararası İnsan Hakları Belgelerinde öngörülen denetim organları, yarı-yargısal, yargısal ve siyasal nitelikte organlardır. Yarı-yargısal genellikle komite veya komisyon olarak adlandırılan organlardır. Birçok insan hakları belgesi bu nitelikteki organların kurulmasını öngörmüştür.[1] AGİT Milli Azınlıklar Yüksek Komiserliği, BM Çocuk Hakları Komitesi, BM CEDAW Uzmanlar Komitesi, Irk Ayrımcılığı Komitesi bu organlardandır. Yargısal nitelikli organlar mahkemelerdir. Bunlardan en önemlisi de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesidir. Siyasal nitelikteki organa örnek ise Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin öngördüğü Bakanlar Komitesi verilebilir.

Denetim mekanizmasını işletmek üzere kurulan organların işleyişi, bu organları öngören sözleşmelerde genel hatları ile belirtilmektedir. Bunlar görev, yetki ve işleyişe ilişkin düzenlemeler olup ayrıntı içermeyen temel kurallardır. Organların çalışmaları, dolayısıyla bu birimlere iletilecek başvuruların teknik usulü, başvuruların hangi süreç içinde ve kurallar çerçevesinde ele alınıp sonuca bağlanacağı, söz konusu birimlerin başvuruların dışında kalan faaliyetlerinin nasıl yürütüleceği hususları ayrıntılı biçimde o organların iç yönetmelikleri mahiyetindeki belgelerde düzenlenmektedir. Bunlar komite, komisyon veya mahkeme usul kuralları başlıklı olup o organın kendisi tarafından düzenlenen belgelerdir.[2]

Denetimin mekanizması da başvuru ile işletilmektedir. Başvuru hakkı hem devletlere hem de bireylere verilebilmektedir. Ancak bireysel başvurunun son yıllarda yaygınlaştığı söylenebilir. Devletler çeşitli nedenlerle birbirleri hakkında şikâyette başvurmaktan sakınmışlardır. Zaten bu nedenle denetim mekanizmasının işletilmesi için başvuru hakkını sadece devletlere veren sözleşmelerinin rafa kaldırıldığını görüyoruz. Ayrıca yukarıda bahsedildiği gibi çoğu yarı-yargısal nitelikteki denetim organlarıdır ancak maalesef bunlar kurulmalarından kısa bir süre sonra siyasal nitelik kazanmışlardır. Güçlü devletler bu organları kendi politikaları ve çıkarları doğrultusunda kullanmışlardır. Bu nedenle bu organların güvenilirliği ve tarafsızlığı ortadan kalmıştır ve bu organlar bu nedenle prestij kaybetmişlerdir. Bu organların her ne kadar yaptırımları olmasa da uluslararası alanda kamuoyu yaratmaya yaramaktadırlar.

Bağımsız organlar ise Uluslararası Af örgütü ve Helsinki İzleme Komitesi gibi organlardır ve bu organlar devletlerin insan hakları alanında yaptığı ihlalleri uluslar arası kamuoyuna duyurmaktadırlar. Bu organlar sözleşmelerle öngörülen organlara nazaran daha güvenilir organlardır.

Şimdiye kadar en işlevsel ve güvenilir olan organ, tamamıyla yargısal nitelikteki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesidir. Daha önce Avrupa İnsan Hakları Komisyonu da denetim görevini görmekteydi. Ancak daha sonra komisyon kaldırılarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi tamamen yargısal denetimi sağlanmıştır. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi ise mahkeme kararlarının yerine getirilmesini sağlamaktadır. Mahkemenin yargı yetkisinin kabulü en az 8 devletin tanıması ile olacağı kabul edilmiş ve bu şart 03.09.1958 tarihinde gerçekleşmiştir. Devletlerin taraf sıfatıyla mahkemeye başvurmaları konusunda bir sorun yoktur. Ancak bireysel başvuru sözleşmeye taraf olmakla otomatik olarak devreye girmiyordu, sözleşmeci devletin bu doğrultuda özel bir irade açıklaması gerekmekteydi. Ancak bu durum 11.protokolden sonra değişmiştir. Türkiye ilk defa 1987 yılında üç yıl süreyle geçerli olacak şekilde mahkemeye bireysel başvuruları inceleme yetkisi tanımıştır. Ancak süreler bittikten sonra uzatma yoluna gidildi ve artık 11 protokol gereği bireysel başvuru konusunda bir sorun kalmamıştır.

Sözleşmenin düzenleyip koruma altına aldığı hak ve özgürlüklerin sözleşmeci taraf devletçe ihlali durumunda denetleme süreci, mahkemeye yapılacak olan devlet başvurusu veya bireysel başvuru olmak üzere iki yolla başlamaktadır.

Sözleşmeci taraflardan biri, sözleşmeyi onaylayan başka bir devletin sözleşme hükümlerini ihlal ettiği iddiası ile mahkemeye başvurabilir.

Denetim mekanizmasında ikinci ve daha önemli yol bireysel başvurudur. Sözleşme ve protokollerle düzenlenen hakların bir sözleşmeci devlet tarafından ihlal edildiği, iddiasıyla bireyler, hükümet dışı örgütler ve birey toplulukları mahkemeye başvurabilirler. Hangi yol olursa olsun başvuru devlet aleyhinedir.

Başvuru için sözleşme altı şart koymuştur. Bunlar: 1)Başvuruda bulunanın kimliği belli olmalıdır, 2) Başvuru daha önce incelenmiş bir başvuru ile aynı olmamalıdır, 3)Aynı konuda daha önce başka bir uluslar arası yere başvurulmamış olmalıdır, 4) Başvuru sözleşme ile bağdaşır olmalıdır, yani yer, kişi, zaman ve konu itibarıyla sözleşmenin aradığı şartları taşıyor olmalıdır, 5) Başvuru açıkça temelden yoksun olmamalıdır, 6) Başvuru hakkı kötüye kullanılıyor olmamalıdır.

Ayrımcılık yasağı sözleşmenin 14. maddesinde güvenceye alınmıştır. Dolayısıyla sözleşmeci taraf devletler aleyhine bu hükmü ihlal ettikleri iddiasıyla mahkemeye başvurulabilecektir. Başvuruyu 3 kişiden oluşan komite inceler ve ancak oybirliği ile başvuruyu ret edebilir. Eğer oybirliği yoksa başvuru 7 kişiden oluşan dairenin önüne gider. Bu daire kabul edilebilirlik bakımından başvuruyu inceler ve kabul ederse işin esasına girer ve başvuruyu karara bağlar. Bu dairenin kararı 3 ay içinde Büyük Dairede temyiz edilebilir.

Mahkemeye 14. maddenin ihlal edildiği iddiasıyla açılan davalara örnek vermek gerekirse: 28.05.1985 tarihli İngiltere / Abdülaziz kararında yabancı erkek eşlerin ülkeye giriş ve ikamet izinlerinin sınırlandırılmasının AİHS’nin 8. maddesi bağlamında 14. maddeye aykırılığına karar verilmiştir. 

1-SÖZLEŞMELER BAKIMINDAN İÇ HUKUK

                Devletler, uluslararası sözleşmeler yapılırken temsilci ile bu sürece katılırlar. Devletler bu sürece katılan temsilcisine imza yetkisi verebileceği gibi vermeyebilir de.[3] Ancak devlerin bu sürece katılmalarının sözleşmeyi imzalama ve onaylama konusunda bir önemi yoktur. Devletler sözleşmeyi imzaladıktan sonra sözleşmenin kendi içi hukukları bakımından yürürlüğe girmesi için genellikle başka işlemlere de gerek duyarlar.

                Türkiye açısından durumun ne olduğu konusunda anayasanın 90. maddesine bakmak gerekmektedir. T.C. Anayasasının 90. maddesi şöyledir:

“Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı devletlerle ve milletlerarası kuruluşlarla yapılacak antlaşmaların onaylanması, TBMM’nin onaylamayı bir kanunla uygun bulmasına bağlıdır.

Ekonomik, ticari veya teknik ilişkileri düzenleyen ve süresi bir yılı aşmayan antlaşmalar, devlet maliyesi bakımından bir yükleme getirmemek, kişi hallerine ve Türklerin yabancı memleketlerdeki mülkiyet haklarına dokunmamak şartıyla, yayımlama ile yürürlüğe konabilirler. Bu takdirde bu antlaşmalar, yayımlamalarından başlayarak iki ay içinde TBMM’nin bilgisine sunulur.

Milletlerarası bir antlaşmaya dayanan uygulama antlaşmaları ile kanunun verdiği yetkiye dayanılarak yapılan ekonomik, ticari, teknik veya idari antlaşmaların TBMM’ ince uygun bulunması zorunluluğu yoktur, ancak bu fıkraya göre yapılan ekonomik, ticari veya özel kişilerin haklarını ilgilendiren antlaşmalar, yayımlanmadan yürürlüğe konulmaz.

Türk kanunlarına değişiklik getiren her türlü antlaşmaların yapılmasında 1. fıkra hükmü uygulanır.

Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında anayasaya aykırılık iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurulamaz.”

Yukarıda incelediğimiz tüm uluslar arası insan hakları belgeleri Anayasanın 90. maddesinin 1. fıkrasına girmektedir. Yani bunlar ancak uygun bulma yasası ile Türkiye bakımından yürürlüğe girerler.

Türkiye’nin onayladığı Uluslararası insan hakları belgelerinin iç hukuk bakımından etkilerinin ne olduğu konusunda farklı görüşler vardır.  Bir görüşe göre doğrudan iç hukukta hüküm ifade eder, yani onaylamayla birlikte belge iç hukukun bir parçası haline gelir. Diğer görüşe göre ise sözleşmeyi iç hukuka dahil etmek gerekir. Sözleşme bir yasa değildir ve anayasaya aykırılığı ileri sürülemez. Yani uygun bulunan bir sözleşme anayasaya aykırı olsa bile uygulanacaktır. Sözleşme bir yasa ile değiştirilemez. Dolayısıyla sözleşme ile iç hukuk çatıştığında sözleşme uygulanacaktır.[4]  O halde sözleşme referans norm olarak değil temel norm olarak dikkate alınacaktır. Bunun sonucunda uygun bulunan bir sözleşmenin başka bir işleme gerek duymaksızın doğrudan iç hukukun parçası olduğu görüşü doğrulanmış olmaktadır.

2-AYRIMCILIK YASAĞI BAKIMINDAN İÇ HUKUK

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi bakımından iç hukuk düzeninde en önemli norm Anayasanın 10. maddesidir. Anayasanın 10 maddesi şöyledir:

“Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.

Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır.”

SONUÇ:

                Bu yazı dizisi ile hemen herkesin elinin altında, ayrımcılık üzerine bugüne kadar yapılan tüm anlaşma, bildiri ve protokoller bulunması sağlanmış olmaktadır. Gerçi günümüzde herkes her türlü bilgiye kolaylıkla ulaşabilmektedir, önemli olan ulaşmak isteyip istemediğidir.

Görüldüğü gibi, tarihin belli bir aralığında (1975-1995) neredeyse tüm dünya insan haklarının üzerine titremiş, kısa aralıklarla sözleşmeler, protokoller, bildiriler yayınlanmış ve söylenmedik bir şey kalmamacasına kağıt üstünde insan hakları bakımından ideale yakın bir tutum geliştirilmiştir.

Ancak dünyanın hiç bir yerinde bu ideal hayata geçirilememiştir ama asıl önemlisi 2000’li yıllarından başından itibaren dünya, savaşların yarattığı yıkımları, demokrasi ve insan haklarının nasıl yok edilebildiğini unutmuş, liberal söylem sadece vahşi ekonomik icraatlarla sınırlı kalmış, insan hakları yetim ve sahipsiz bırakılmıştır.

Bu tabloda;

  • Her ne nedenle olursa olsun ayrımcılığın önlenmesi AİHS’nin 14. maddesindeki ayrımcılık yasağı ilkesi ile sağlanabildiği ve sadece AİHM’nin yargısal denetiminin hukuksal koruma sağladığı,
  • BM’nin Kurumlaşmış Irk Ayrımcılığı Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi ile ırk ayrımcılığının ağır hallerini oluşturan fiilleri suç olarak düzenlediği,
  • Diğer tüm denetim mekanizmalarının işlemediği veya işliyorsa bile tarafsız ve güvenilir olmadığı, siyasi etkilere açık olduğu,
  • Türkiye’nin iç hukukunda ayrımcılık yasağı ilkesine yer verdiği, ancak uygulamaların istenilen düzeyde olmadığı, insan hakları uygulamalarının bir zihniyet sorunu olduğu,
  • Eşitlik ilkesinin doğal sonucunun ayrımcılık yapmama anlamına geldiği, dolayısıyla eşitlik ilkesine yer veren sözleşmeleri onaylayan ülkelerin ayrımcılık yapmama yükümlülüğü bulunduğu,
  • Tüm insan hakları belgelerinde yer alan haklara tarihin farklı dönemlerinde sahip olmuş insanların olduğu, ancak bu belgelerin en önemli özelliğinin bu haklara tüm insanların eşit bir şekilde sahip olduğunun belirtilmesi olduğu,

Görülmektedir.

Liberal söylem, 2. Dünya savaşından sonra hız kazandı ve uluslararası örgütler aracılığıyla insan haklarının korunması ve geliştirilmesi için önemli bir rol oynadı ancak gelinen aşamada artık ekonomik liberalizm dışında bir sözü, etkinliği  ve rolü yok, liberal söylem tükendi

Dünyada barışı egemen kılmanın ancak ve ancak hak ve özgürlükler konusunda insanlar arasında ayrımcılık yapmamakla mümkün olduğu, çünkü insanlar hak ve özgürlüklere eşit bir şekilde sahip olmadıkça kimsenin hak ve özgürlüğünün güvencede olamayacağı; bu çalışmada esas ve ulaşılabilecek yegane sonuçtur.                                                


[1]A.g.e. s.533

[2] GEMALMAZ, Semih., İnsan Hakları Hukukunun Genel Teorisine Giriş, s.534

[3] Nitekim Türkiye bir çok sözleşme metinlerinin oluşturulmasında temsilci bulundurmuş ancak bu temsilciye imza yetkisi vermemiştir. Bu temsilci de genellikle dışişleri bakanı olmuştur

[4] AKAD, Mehmet./DİNÇKOL (VURAL), Bihterin., Genel Kamu Hukuku,s.222

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here