“Ulusal sanat ve ulusal bilim yoktur. Her ikisi de, tüm üstün yüce değerler gibi, bütün dünyanın malıdır. Bunlar, geçmişten bize kalan ve bildiğimiz şeylere her zaman saygı duyularak, bütün yaşayanların, bağımsız karşılıklı etkileriyle geliştirilebilirler.”   Goethe

Şu günlerde Ayasofya bir gündem oldu. Bir-iki hafta sürdü. Kısa süre sonra gündemden kalkar. Çünkü iktidarın sık sık gündem değişikliğine gerekesinimi var. Zaten toplumumuzun bir kısmı da unutmaya yatkın. Ama yapılanların, yaşananların hepsi de  gündem oluşturmaktan ibaret değil. Açlığın, işsizliğin olağanüstü boyutlara ulaştığı bir yerde yapay gündemlerle, boş emzikle insanlar fazla oyalanamazlar. Asıl gerçek an gelir iktidarın kapısını çalar.

Alanya halkı böyle durumları anlatmak için ‘fırın camiden önce yapılmıştır’ der. Yani öncelik açlığın giderilmesindedir. Yoksa açlık ahlakı yer. Açlığın hüküm sürdüğü, insanların epeycesinin adalete ve kurumlara güveninin kalmadığı bir ülkede ahlaksızlık, cinayet, yalan-dolan kol gezer. Zengin malını, yoksul canını güvencede hissetmez. Ülkemizde daha fazla olmak üzere tüm kapitalist ülkelerin temel sorunu işsizlik öyle bir kötü şeydir ki, uzun süre işsiz kalmak durgun suyun zamanla bozulması gibi, insanı ve toplumu bozar. Toplumun bozulduğu yerde yönetenler de eskisi gibi toplumu yönetemezler. Kaos oluşur. Arabanın freni tutmuyorsa direksiyonu sağa-sola kırmanın da bir yararı yoktur.

Ayasofya işinin düşündürücü yanı çok. Sorun namaz kılmak ise o kadar çok cami var ki şu korona virüs günlerinde bile ‘sosyal mesafe’ dedikleri ‘güvenli uzaklık’ bile uygulansa camilerde büyük boşluk bile kalır. Çünkü cami sayısı örneğin hastane sayısından; din adamı sayısı örneğin doktor sayısından çok fazla. Aklı başında olarak ibadetini yapmak isteyen biri için her yer ibadet alanı.

Laik düşünen birkaç din adamı ‘İslam’ sözcüğünün karşılığı ‘Barış’tır diyor. Ayasofya’nın ‘Kutsal bilgelik anlamına geldiğini ve Ortodoks Hristiyanlık medeniyetine ait olduğunu, yalnızca bir dinin ibadet merkezi olarak ilan edilmesinin ciddi bir hata olduğunu’ söylüyor. Yani bu durumda siyasi iktidar Ayasofya’nın inşa edildiği yılların bile gerisine düşmekte. Eğer bu durum diğer ülke, ulus ve dinlere karşı bir güç gösterisi ise asıl ve gerçekçi güç gösterisi halkının refah düzeyini yükselterek oluşturulur. Dünyayı dize getiren korona virüs karşısında işinden, aşından olan ülkemiz insanlarına iş ve aş vererek veya bunun güvencesini yaratarak olur.

Ayasofya’da namaz kılarken freskler bir perde ile kapatılacakmış. Bir insan ibadetini yaparken, yani inancı ile arasına kimseyi sokmadığı bir durumda duvarlardaki veya tavandaki resimler onun ritueline nasıl zarar verir? Zarar veriyor diyenlere şöyle bir örnek vermek isterim: ‘Otobüste yolculuk ederken namaza başladığınızda oturmakta olduğunuz koltukta kıbleye dönmeniz yeterlidir, ondan sonra otobüs ne kadar dönerse dönsün kıbleniz bozulmaz, namaza devam edebilirsiniz’ derler. Demek ki sorun bir yıl önce müze olarak kalmasını söyleyip bir yıl sonra da orada Ayasofya’da namaz kılmak değil. Sorun hem siyasal İslam’a ülke içinde alan açmak, hem de Cumhuriuyet’in yüzüncü yılında Cumhuriyet’e ait bütün kurum ve kuruluşları yok etmek. Mücadele eden demokratik toplum kuruluşlarının dışında fazla da bir kurum kalmadı zaten.

 Ama tarihin tekerleği geriye döndürmek isteseniz de dönmez, kırılır. Bilim ve teknolojinin insanın yaşamına bu kadar girdiği dünyada toplumların nihai olarak geri gitmesi mümkün değildir. Öyle bir görüntü varsa bile bu bir geçici olgudur, bir yanılsamadır. Su akar yolunu bulur, iş olacağına varır. Zincirlerin kırıldığını söylemek bir yanılgıdır. Otuz yıldır namazın kılındığı, beş vakit ezanın okunduğu yerde böyle bir zincir zaten yoktu. Asıl şimdi anıt olarak kalması gereken insanlığın mirasına zincir vurulmuştur. Bunun insanların inancına, toplumun huzuruna da bir katkısı olmayacaktır.

Ayrıca Ayasofya Hasankeyf, Side, Aspendos, Perge, Efes, Milet, Sümela Manastırı, Ahdamar, Zeugma ve benzeri değerler evrensel değerlerdir, insanlığın ortak mirasıdır. Evrensel  değerler insanlığın barış içinde bir arada yaşamasına katkıda bulunurlar.

Tüm dünyanın, özellikle Diyanet’in yalnızca bir inancın hizmetinde olduğu ülkemizin bu barışa gereksinimi her zamankinden daha çok. Ne zaman Diyanet, özgür ve özerk bir kurum olursa; siyasilerin sıçrama tahtası, yanlışların meşrulaştırılması veya üzerinin kapatılması işlevi olarak kullanılmak durumundan kurtarılırsa ancak o zaman toplumsal barışa katkıda bulunmuş olur.

3 YORUMLAR

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here