Antalya Kültürel Miras Derneği kurucularından Arkeolog Dr. Selda Baybo ile Kültürel Miras kavramını, Antalya’nın kültürel varlıklarını ve yaşanan restorasyon “çılgınlığını” konuştuk.

Kısaca bize ANKA’dan bahseder misin?

ANKA, Antalya Kültürel Miras Derneği’nin kısa adı. Derneğimiz, ortak ilgi alanları Antalya’nın somut ve somut olmayan kültürel miras varlıkları olan bir grup tarafından 2014 yılında kuruldu.

Kaç üyeniz var, profilleri nedir ?

70 civarında asil üyemiz var. Fahri üyelerimizle birlikte sayımız 100’ü buluyor. Üyelerimiz Arkeoloji, Sanat Tarihi, Eskiçağ Tarihi, Hititoloji, Antropoloji, Halk Bilimi, Epigrafi gibi farklı alanlarda çalışan akademisyenler ya da meslek insanlarından oluşuyor. Ortak özellikleri tümünün araştırmalarını Antalya’da sürdürüyor olması. Geçtiğimiz yıl yaptığımız tüzük değişikliği ile bu profili daha da genişletmek istedik. Artık, Mimarlar, Şehir ve Bölge Planlamacıları ve doğrudan ya da dolaylı olarak kültürel miras alanına ilgi duyan kimseleri de birlikte çalışmaya davet ediyoruz.

Kültürel Miras Kavramı’nı kısaca açar mısınız?

Kültürel Miras bizde yeni bir kavram. Aslında sözcük sizin de hemen sezeceğiniz üzere uluslararası literatürde kullanılan “Cultural Heritage” ifadesinin dilimize uyarlanması. “Bizde ‘Miras’ har vurup harman savurmayı ima eder; gelin buna ‘Emanet’ diyelim” önerileri de var. Bu tartışmalar ağırlıklı olarak algıyla ilgili; yani içeriğe pek sirayet etmiyor. Hatta biraz dikkatte dağıtıyor diyebilirim. Bu nedenle biz, “Miras” sözcüğünü tercih ettik.

Somut ve Somut Olmayan Kültürel Miras ile neyi kastediyorsunuz ?

En yalın ifadesiyle kültürel miras bizleri bugünkü uygarlık seviyesine taşıyan ortak geçmişimize ait somut ve somut olmayan değerler bütünüdür. Bu bütün bizim insani geçmişimize ait tüm unsurları bünyesinde barındırır. Arkeolojik sitler; anıt ve abideler, kentsel ve mimari örüntüler vs kültürel mirasımızın “somut” unsurlarını teşkil ediyor. Diğer yandan, sanatsal ve kültürel üretimler; evren, doğa ve yaşam hakkındaki bilgilerimizi yansıtan sözlü aktarımlar, çeşitli festivaller, seyirlik köy oyunları, ninniler, deyişler ve diğer toplumsal uygulamalar kültürel miras tanımının somut olmayan unsurlarını oluşturur.

Hayli geniş bir kapsamı var…

Daha anlaşılır olması için Antalya özelinde “kültürel miras”ın neden bu kadar önemli olduğunu bize anlatır mısınız?

Antalya geçtiğimiz çeyrek asır içerisinde fiziki ve demografik açıdan Türkiye’nin en hızlı dönüşüm gösteren birkaç kenti arasına girdi. Kent, her biri tek tek ele alındığında olumlu ya da olumsuz görülebilecek hızlı bir değişim süreci içerisinde geçiyor: kitlesel göçler; doğa, çevre ve tarihsel geçmiş ile uyumsuz çarpık yapılaşma; karmaşık teknolojileri gerektiren yeni üretim araçlarının kullanımındaki yaygınlık vs … Daha kritik bir bağlam merkez ve kır arasındaki her türlü sınırın şeffaflaşıyor olmasında görülüyor. Yakın geçmişe değin “köy” bugünlere ise “mahalle/sokak” olarak tanımlanan çeper inanılmaz bir hızla “modernleşiyor/kentleşiyor”. Bu gerçekleşirken de, geçmiş deneyim ve birikimleri yansıtan binlerce yıllık hafıza zayıflıyor, şu ya da bu şekilde, güncel ile olan bağı kesintiye uğruyor. Başka bir deyişle, kent/kırsal ile yurttaş arasındaki aidiyet ilişkileri gevşiyor ve devinim kuşaklar arası diyalog ve ortaklaşma duygusunu akamete uğratarak bugünü geçmişin bir parçası olmaktan uzaklaştırıyor. İddia etmekten çok bir gözlem olarak şu söylenebilir; “Antalya” bir kent olarak kendini ifade edecek kollektif kimliği üretemiyor; yani kent “tarihi” olsa da “tarihselleşemiyor”. Böyle olunca da yurttaşlar da Antalya’nın bir parçası olamıyor, yani Antalyalılaşamıyorlar. Aslında kültürel miras tam da bu noktada önem taşıyor. Zira o, coğrafi bellek ile toplumsal hafıza arasında bir katalizör görevi kurmak suretiyle kent ile kentli arasında bağ kurulmasına katkı sağlıyor.

Antalyalılar kentin kültürel birikimiyle bütünleşmekte neden zorlanıyorlar?

Aslında bu sorunun daha kapsamlı bir yanıtı için sosyologlara başvurmamız gerekiyor. Yine de kültürel miras perspektifinden bakıldığında, tümü bir biriyle eş öneme sahip birkaç unsura dikkat çekilebilir. İlki, merkezin Antalya’ya bakışından kaynaklanan idari nedenlerdir. Burası 1930-1960 arası bir tarım kenti olarak planlanırken 1960 ve sonrasında -özellikle de 1980 sonrasında- bir turizm kenti olarak tanımlanmış ve gelişimi turizme evrilmiştir. Bu iki alan; insan tipi, sermaye yapısı ve kültürel birikim açısından bir birine zıt yaşam tarzlarına sahiptir. Nihayetinde, bugün baktığımızda geçtiğimiz yarım asırlık sürecin insani, çevresel, ekolojik, tarihi ve ekonomik boyutuyla iyi planlanmadığı ya da iyi planladığı ancak uygulamada başarısız yanlarının başarılı yanlarından daha çok olduğu aşikardır. En azından, vatandaşın turizmden ne anladığı ya da beklediği ya da turiste ne sunabileceğine dönük algısını ölçen bilimsel tezler, makaleler ve diğer akademik çalışmalara göz gezdiren herhangi biri bunu kolayca görecektir. Özetle, kültürel miras varlıklarının turizm pazarına ait ürünler olarak görülmesi hususundaki yaygın eğilim öncelikli ve yıkıcı bir sorundur. Benzer şekilde, akademik çalışmaların bu alandaki gelişmeleri öngörememiş olması hatta kısmen de turizm alanındaki söyleme ortaklık ediyor oluşu bir diğer altı çizilmesi gereken unsur. Akademik ağ ne kendi içerisinde ne de kent ve kentli ile Antalya’nın kültürel miras varlıklarını odağına alan bir bağ kurmamış ya da kurmak yolundaki çabalarında ısrarcı olmamış görünüyor. Son olarak sivil toplum alanının da hemen hemen bütünüyle boş olduğu vurgulanabilir. Antalya’da sayısız hemşehri dernekleri varken; doğrudan Antalya’nın kültürel mirasını dert edinen bir sivil toplum kuruluşu maalesef aktif bir şekilde alanda var olmamıştır. Biz bu üç sorunu, diğerleriyle karşılaştırdığımızda daha belirleyici görüyoruz.

Kentteki kültürel miras varlıklarının yoğunluğu göz önüne alındığında ilgili kurumların çalışmalarının yeterli olduğunu söyleyebilir misiniz?

Biz çevremize bakarak kentteki kültürel miras varlıkların yoğun olduğunu kabul ediyoruz ancak elimizde bu yoğunluğu belgeleyecek bir veri yok. 2016 yılı verilerine göre, 3.750 tescilli kültürel miras varlığı sahibiz. Bu sayı Antalya’nın dengi herhangi bir Akdeniz kentiyle ya da herhangi bir Avrupa kenti ile karşılaştırıldığında abartılacak bir rakam değil. Kuşkusuz biz bu sayının çok daha fazla olduğunu düşünüyoruz. Bu şu anlama geliyor; ilgili kamu bürokrasisi henüz envanter işlemlerini tamamlamamış olabilir. Galiba bu daha doğru bir ifade oldu. Tamamlayabilir mi diye soracak olursanız, bildiğimiz kadarıyla personel sıkıntısı ya da alanında uzman meslek insanlarının istihdamı konusundaki problemler nedeniyle kısa zamanda pek mümkün görünmüyor. Ancak; üniversite, sivil toplum ve ilgili kurumlar bir araya gelmek suretiyle ortak bir çalışma sürdürebilirse önümüzdeki 10 veya 15 yıl içerisinde gerçekten neye sahip olduğumuza dair bir envanter oluşturulabiliriz.

Burada altını çizdiğiniz sorunlar kentin gündeminde kendilerine yer buluyor mu ? Antalya’nın hali hazırdaki kentin kültürel miras gündemi nedir?

Gündeme baktığımızda kamu bürokrasisinin tutarlı bir şekilde tescilli kültür varlıklarının korunum sorunları ve restorasyonlar ile gündeme geldiğini görüyoruz. Korunum söz konusu olduğunda, Bölge Koruma Kurulu ve Antalya’daki beş arkeoloji müzesinde çalışan kabaca 65-70 arası personelin 20.000 km karelik geniş bir araziyi kontrol etmesini beklemek doğrusu pek de makul değil. Bu nedenle meslektaşlarımızın tahribat konusunda hassas ancak iş yükü açısından azami çalıştıkları yolundaki savunmalarını göz ardı edemeyiz. Yine de, müzelerin, tespit, tescil, teşhir ve tanzim gibi ziyadesiyle fazla iş-yükleri bir yanda dururken, çoğu lisans mezunu müze arkeologlarının, sanat tarihçilerinin araziye inip uzun ve zahmetli arkeolojik kazılara girişmelerini anlamakta güçlük çekiyoruz. Zira bu türden arazi çalışmaları ilgili yönetmelikte de belirtildiği üzere ancak alanında yetkin, Doçent seviyesindeki, akademik uzmanların göze alabilecekleri uzun soluklu ve yorucu çalışmalardır. Diğer yandan, Antalya’daki Restorasyonlar yerel ve ulusal medyanın favori ilgi alanı. Medyaya yansıyan görüntüler ve bilim insanları arasındaki tartışmalar da çift kutuplu. Bu tartışmalarda en büyük yarayı mesleğine bağlı restoratörler alıyor.

Yani… Gündemde olduğu için daha açık soracağım Antalya’daki restorasyonlar hakkında ne düşünüyorsunuz ?

Ben restoratör değilim. Ancak üyelerimiz arasında restoratörler var,  onlara yapılan işleri soruyoruz. Aldığımız yanıtlar çerçevesinde şunları söyleyebiliriz; süre giden restorasyonların çoğu turizm faaliyetlerine ivme kazandırmak amacıyla gerçekleştiriliyor. Açık kaynaklara, medyaya, bakan hemen herkes bunu görebilir. Bu türden bir yaklaşım iki nedenle sorunlu bulunuyor. İlki harcanan bütçelerin yüksekliği ve kültürel miras alanlarının rant merkezlerine dönüşme tehlikesi. Bu kaynaklar her an yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunan kültür varlıklarının korunması için kullanılabilir. İkincisi ise salt Turizm için gerçekleştirilen restorasyonların sit alanlarını sirkleştirme; kültürel mirası varlıklarımızı fantezi nesnesi haline getirmesinden duyulan endişedir. Netice itibarıyla, uzman olsun olmasın bakar bakmaz herkeste ilk beliren duygu ne ise o restorasyon ancak o kadar başarılı olmuştur. Bu nedenle önerimiz açık, restorasyon projesi hazırlanan yapıların proje tamamlandıktan sonra nasıl görüneceğini gösteren ölçekli bir maketi kamuoyunun bilgisine sunulmalı. Böylece bizde yapının aslına sadık kalınarak hazırlanan ölçekli maketi aracılığıyla orijinal dokunun ne denli korunacağına dair bilgi sahibi olur geri dönüşü olmayan sürprizlerle karşılaşmayız.

Sizce gündem ne olmalı ?

Somut olmayan kültürel mirası konuşmaya sıra gelmiyor. Maalesef bu konu kentin gündeminde değil. Hızlı bir şekilde yok oluyor. Kentin çevresi, kentlinin gündelik alışkanlıkları öylesine baş döndürücü bir hızla değişiyor ki. Üniversite yıllarımızda sokaklarını adımladığımız kent ile bugünkü Antalya bambaşka iki yer. Bir de bunu Antalya’da doğmuş büyümüş kişiler için düşünün…. Bu hiç küçümsenmemesi gereken travmatik bir durum.

Aynen somut kültürel mirasta olduğu gibi somut olmayan kültürel miras konusunda da bir envanter çalışmasına ihtiyaç var. Antalya Kent Müzesi’nin bu konuya ilişkin çalışmaları olduğu biliniyor. Ancak ne tek başına Kent Müzesinin ne de Üniversitedeki ilgili birimlerin veya kamu kurumlarının böylesi geniş bir çalışmayı tek başına tamamlama imkanı var.. İçinde bizim gibi sivil toplum kuruluşlarının bulunduğu, sistemli ve tutarlı, gelecek 10 yılı planlayan ve kayıt alma süreçlerini ulaşılabilir, kamuya açık kaynaklar üzerinden gerçekleştiren bir araştırma ile planlanmasına ihtiyaç var. Aksi takdirde kurumların bunu tek tek yapabilmesi mümkün görünmüyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here