Bir düşün sevgilim

nasıl yoksul düşerdik kim bilir

ekip biçen biz değiliz diye

sevincine katılmasaydık

ürün kaldıranların

Gök ne kadar daralırdı, bir düşün

sevdadan yana türküleri

kaçınsaydık söylemekten

 (Kemal Özer – Bir Düşün)

İnsan kendi yazısından alıntı yapar mı?

Yapar.

En Hakiki Hayat Hikâyeleri kitabımdan Tuzla Yedek Subay Okulu’ndaki talimleri anlatan ‘Döşümde Şiir Kitapları’ yazımdan bir bölüm:’’ ( Döşümde şiir kitapları, yüreğimde imgeler, aklımda sen…) Bulgarlar Karadeniz’den amfibi birliklerle çıkartma yapıyor.’ diyor rütbeli. Bizim görevimiz, onları püskürtmek, kovmak.’ diye ekliyor. ’Yunanlar İmroz’u işgal ediyor.’ diyor rütbeli. Biz onları da püskürtmeliyiz.‘ Gözlerimin önünde Ritsos’tan dizeler. Gözlerimin önünde Vaptzarov’dan dizeler. Nasıl düşmanım olur kardeşlerim? Nasıl kurşun sıkarım Ritsos’un dizelerine? Nasıl kurşun sıkarım Georgie Minçev’in imgelerine? Hem sıksam nasıl yaşarım ömrümün sonrasını? ‘’

1985’in ilkyazında, daha yirmi üç yaşının başındayken Tuzla’daydım. Üstüm başım, aklım yüreğim şiirdi, şiir yüklüydü. Gördüğüm her yoksul asker, çekilen her uzun hava, memleket hasretiyle dağlanmış her yürek, postallarımızın altında ezilen her papatya, tomurcuğu patlamış her badem ağacı… yüreğimi alt üst ediyordu.

Döşümde şiir kitapları’ tümcesi mecaz olsun diye yazılmamıştı. Gerçekten döşümde şiir kitabı taşıyor,  talim molalarında kitabımı çıkarıp okuyordum. ( Bir de o yıllarda yayımlanan, ‘benim üniversitem’ olan Düşün Sanat ve Edebiyat Dergisi’ni döşümde taşıyor,  mola aralarında onu da okuyordum.) 

Bütün bunları dikkatle izleyen, hemen yanımdaki mangadan Cafer yanıma gelmiş, şiirden konuşmaya başlamış, oradan farklı alanlara geçmiş, farklı alanlardan konuşmuş, ‘aynı mahalleden’ olduğumuzu çözmüş, dost olmuştuk.

Babasını da o zaman, Cafer’i ziyaretine geldiğinde tanımıştım.

Her ikimiz de ‘ere ayrılmaktan’ yırtmış, sakıncalı piyade olarak o Sarıkamış’a gitmiş, ben ise yine sakıncalı olarak Göle’ye gitmiştim.

Tuzla’da dört ay birlikte kalmamıza karşın Cafer; Ali Haydar Yıldız’ın kardeşi olduğunu söylememişti. Sonra Sarıkamış’ta bir araya gelmiş, sokakların kardan geçilmez olduğu bir günde, kuzine sobayla ısıtılan bir lokantada, yemek yerken, iki duble rakı içerken bir sır verir gibi söylemişti Ali Haydar Yıldız’ın kardeşi olduğunu.

Bu tümce beni / bizi yolculuklara çıkarmıştı. Üstümüzdeki subay giysilerine aldırmadan ‘devrim ve sosyalizm’ konuşmuştuk.

Yetmişli yılların ikici yarısında,  bizim mahallenin duvarları, İbrahim Kaypakkaya ile Ali Haydar Yıldız’ın çıkartma yağlı boya resimleriyle bezeliydi.

Aşık Emekçi’nin:’

Vartinik burası mirik mezrası
Uzanmış yatıyor Ali Haydar`ım
Köyün önü olmuş bir kan deryası
Kan içinde yatar Ali Haydar`ım

Uzun ince boyu kıvırcık saçı
Halkını sevmekti onun tek suçu
Ali Haydar ölmez ağlama bacı
Milyon milyon doğar Ali Haydar`ım

Korkusu yok idi patron ağadan
Ağalara korku saldı dağlardan
O bir tohum idi düştü topraktan
Filiz filiz büyür Ali Haydar`ım

Haykırır sesinde halkının sesi
Halk sevgisi dolu göğüs kafesi
Karanlıkta halkın bir meşalesi
Pırıl pırıl yanar Ali Haydar`ım’

 ağıtı hemen hemen her evde dinlenir, yürüyüşlerde mitinglerde yüksek sesle söylenirdi.

Sonra işte yıllar aktı, İbo’nun, Mahir’in, Ali Haydar Yıldız’ın… resimleriyle süslü briket ve kerpiç duvarlar yıkıldı, yerine siteler yapıldı.

Döndüm yine hafızaya: Ali Haydar Yıldız, 1953’te o zaman Palu’ya bağlı olan Ertigan Köyü’nde dünyaya gelmiş, aile bir süre sonra Elazığ’ın Ahmet Kaya’nın sevdirdiği ‘Hüseynik’ten çıktım şeher yoluna’ türküsünde geçen,  Harput’un hemen altındaki Hüseynik Köyü’ne yerleşmiş.

Ali Haydar, ilkokuldayken ufak tefek, minicik, acar, zeki ve çok çalışkan bir öğrenciymiş. Sınıfın diğer öğrencilerinden daha küçükmüş. Okula koşa koşa giderken, sevgili Hasan Öğretmen okulun binası dışına çıkar, Ali Haydar’ı kucaklar, öperek sınıfa götürürmüş. Yağmur, kar olduğu, sokakların çamurdan geçilmez olduğu günlerde,  yine Hasan Öğretmen Ali Haydar’ı kucağında evine kadar götürürmüş.

İlkokulu Hüseynik’te bitirmiş, ortaokulda ve lisede çok kitap okuyan Ali Haydar – bu yıllarda yaşıtları yoksul çocuklar simit / su satarken, ayakkabı boyacılığı yaparken… –   sokaklarda bağıra çağıra gazete satmış.

Acarlık bu ya, gazeteleri önce okumuş,  sonra satmış. Hadi daha net söyleyeyim: Yalnızca okumak için gazete satıcılığı yapmış(mış).

Cafer anlatmıştı: Çok yardımsevermiş Ali Haydar. Kazandığı parayla Elâzığ Devlet Hastanesine gider, yoksullara, iz bilmez yol bilmez köylülere, düşkünlere… yardım edermiş. Devlet Hastanesinin hemen altında bulunan Elazığ Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesindeki ‘deli’lere sigara alırmış. Bir gün küçük kardeşi düşüp kafasını yarmış, ablası kardeşini devlet hastanesine götürmüş, orada Ali Haydar’la karşılaşmış(lar).

Liseyi bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi – Fen Fakültesi’ni kazanmış, bu nedenle İstanbul’a gitmiş, kısa süre sonra 1968’in önemli adlarıyla tanışmış. Bu arada, burada iki üç ay cezaevinde kaldığını ve o zamanlar her biri bir üniversite olan cezaevinin eğitiminden geçtiğini, bundan sonra devrim için yollara düştüğünü de yine Cafer anlatmıştı. Zaten çocuk yaşta bile devrimci olan Ali Haydar’a, bu tanışma(lar) ona başka dünyaların kapılarını açmış(tır).

Sonra İbo ile yolları ‘devrim ve sosyalizm’ için Dersim’e çıkmış, iki üç yıl burada devrimin ve sosyalizmin işçiliğini yapmışlar.

Yolları sonra Dersim’in Resnek Köyü,  Vartinik Mezrası – Mirik Kömü’ne düşmüş.

Ali Haydar, Vartinik / Mirik’te bir ihbar sonucu,  askerlerce yapılan baskında 24 Ocak 1973’te katledilir. Bedeni bir aracın arkasına bağlanarak sürüklenir. Olaya tanık olan köylüler Ali Haydar’ın ölmediğini, sürüklenirken dahi yaşadığını,  bu sırada donarak öldüğünü anlatırlar. ( Bildiğiniz üzere, İbo buradan yaralı kurtulur, birkaç gün sonra yakalanır ve 18 Mayıs 1973’te Diyarbakır’da işkencede katledilir.)

2016’nın Ocak’ında çocukluğumun anayurdu Elazığ’a gittim. Şair Burhan Gündoğan, Yazar Metin Aktaş ve ben ‘bizim mahalle’deki Munzur Kıraathanesi’nde bir araya geldik. Şiirden, öyküden, denemeden…;  yayımlanan / yayımlanmayan kitaplarımızdan konuştuk. Sonra ‘İllegal Mustafa’ geldi yanımıza. 12 Eylül’den önce, her an olabilecek saldırı olasılığına karşı – ki onlarca kez faşistlerce tarandık – faşistlerin kuşatmasındaki okulumuza devrimci abilerimiz, ablalarımız götürüp getirirdi bizi. Bu devrimci abilerimizdendi ‘İllegal’ Mustafa. ‘Hadi, üçünüzü bir arada bir daha nasıl göreceğim, gidiyoruz.’ dedi. Karlı bir kış gününde bizi Hüseynik’e, Ali Haydar Yıldız’a konuk götürdü. Hemen yanı başında, Hacettepe Üniversitesi – Tıp Fakültesi öğrencisi olan ve yetmişlerin ortasında Hacettepe Köprüsü altında faşistlerce katledilen Nuray Erenler yatıyordu. Onun da konuğu olduk. Her ikisinin de mezar taşlarını öptük.  

Gözlerimiz doldu.

Birbirimize baktık.

Sustuk.

Ali Haydar hiç yoksul düşmedi, ekip biçenlerin, ürün kaldıranların sevincine katıldı, sevdadan yana türküler söyledi,  dedik.

Mezar taşlarını bir kez daha öptük.

Hoşça kalın, dedik.

Kar altında onları öylece bırakıp sıcak evlerimize döndük.

                                                                                                         Şubat – 2019

                                                                                                              Antalya

4 YORUMLAR

  1. Yazdiklarini okudukca o günlere gittim ve duygu yogunlugu yasadim
    Bazi olaylara tanik olduk , bazi olaylarida gıyabında duyduk zor günlerden gectik yasimiz geregi burada neler oluyor diye ne olup bittigini pek anlamayadik anladigimiz sey baskįnlar iskenceler , ölümler ve yürüyüslerdi
    Sizinle ayni mahalede oturup Ailelerimiz komsuluk yapti hatta kızkardesiniz sevim (Nursel)le ayni sinifda okuduk ve ayni zamanda mahallede de arkadasdik
    sonuc olarak yüreginize saglik iyi kaleme alinmis bir yasanmislik

  2. Bazen yazanı sadece okursunuz, bazen yazanı okurken yaşarsınız. Okurken o ‘an’ı yaşadım. Duygu yoğunluğu kaleminizden geçip boğazımda düğüm oldu. Yüreğinize, kaleminize sağlık.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here